ASLANDAN ÜRKÜP KAÇAN EŞEKLER

ŞİMDİ “Bu da nedir?” demeyin Ramazan Günü?

Ben de hâdiseyi bir Ramazan günü yaşamıştım. Size “Bu da nedir?” demeyin diyorum ama ben duramamış üstelik yüksek sesle ifade etmiştim.

“Kur’an değil mi dersimiz, bu nedir böyle?” şeklindeki çıkışımı başka destekleyenler de olmuştu.

Meydana gelen uğultu kısa sürede yerini sükûnete bırakmış ve ders başlamıştı.

“Dersimiz Müddessir Sûresi 50 ci âyeti kerimesi…”

HEPİMİZ oturduğumuz yere gömülürcesine yapışıp kaybolmak, görünmez olmak istemiştik ama bu gerçekleşmedi tabi.

Yüzleşmekten başka çaremiz yoktu zira.

Ümüğümüzü düşürdük.

Mahcubiyetimizi hissettik.

Cehaletimizi kabul ettik.

Şımarık ve bilmiş çıkışlarımızdan utandık.

Olması gereken buydu zira.

Güya Kur’an-ı Kerim’i öğrenmeye çalışıyorduk. Bu sebeple toplanıyorduk. Kendimizi takdim ederken gururla “Kur’an talebesi” şeklinde takdim ediyorduk.

“Biz böyleyiz de onlar ne peki?” bile diyemiyorduk. Kendimizi yüksek bir kaideye oturtuyor başkalarına bu yüce mevkiden aşağılayan edalar takınarak bakıyorduk.

Sonunda olacağı buydu.

Ve oldu.

Canımız yandı mı, yandı. İyi ki, yandı. Bir daha aynı taşkınlığı yapmadık çok şükür.

KUR’AN öğrencisi sağa sola öfke saçar mı?

Kendi hissi duygularının esiri olup ona buna ayar vermeye kalkar mı?

Kendisini kesin haklı, başkalarını mutlak kabahatli belleyebilir mi?

Hareket noktası haklı olsa bile meramını suçlayıcı, yargılayıcı, ötekileştirici bir tonda bağıra çağıra yapar mı?

GALİBA şöyle bir mesele var.

Bizi rahatsız eden hakikatlere karşı ses yükseltiyoruz.

Gürültü oluşturuyoruz.

Ortalığı velveleye veriyoruz.

Karmaşa meydana getiriyoruz.

Kaotik davranışların içine girip manipülatif eylemlere girişiyoruz.

Sebep ne peki?

Hakikati kabule yanaşmamak…

Gerçeklere kulak tıkamak.

Aklı işlettiremez, seçip ayıklayamaz duruma düşürmek.

Kalbi hissedemez, sevinemez, sevemez, iman edemez, ikrar getiremez hâle yuvarlamak.

İşte Mekke müşrikleri tam da bunu yapıyorlardı.

Kur’an’ın dinlenmemesi, duyulmaması, anlaşılmaması, insanların kulaklarından kalplerine ulaşmaması için gürültü çıkartıyorlardı.

İnsanları bu şekilde Kur’an’a yönelmekten men etmeye çalışıyorlardı.

Kur’an’ın iştilmesinden nedense çok korkuyorlardı.

Bu sebeple de meseleyi ciddiye alıyor kendi hâline bırakmıyorlardı.

Kur’an’ı perdelemeye çalışıyorlardı tüm gayretleriyle.

Hakikatin güneşi perde ile örtülebilir mi hiç?

O gün bunlar oluyordu da bugün olmuyor mu dersiniz?

Benzer gürültüler çıkarılmıyor mu acaba?

Araya engeller konulmuyor, setler oluşturulmuyor, bariyerler döşenmiyor mu gerçekten?

Arasında şöyle çarpıcı ve üzücü bir fark var ki o da şudur:

O gün bunu müşrikler yapıyorlardı.

Peki, bugün bu görevi kimler üstlenmiş durumda?

Kimi zaman sevip gönül dünyamızda yüceltip büyüterek mânevî pâyeler verdiklerimiz…

Âlim ve bilgili olarak bildiğimiz, konuşmalarında Kur’an-ı Kerim’den âyetleri ve Sevgili Peygamberimizin hadislerini dillerinden düşürmeyenler…

Kimi zaman aile büyüklerimiz…

Yakınlarımız…

Dost ve arkadaşlarımız…

Her birisi kendince nedenlerle ve farklı cümlelerle aynı şeyi yapıyorlar.

Değişen nedir derseniz, şudur: Gerekçe.

Mekkeli müşrikler Kur’an’ın anlaşılacağını biliyor ve bundan korkuyorlardı.  Bu gerekçeyle “Kur’an’ı anlarsınız ve iman edip atalarınızın dininden dönersiniz” kaygısıyla bunu yapıyorlardı.

Bugünün bizi Kur’an’dan men edicileri kendilerince iyi niyetli de olsalar yaklaşımları nedir?

“Kur’an’ı anlayamazsınız.”

O gün anlarsınız diye uzaklaştırdılar, bugün anlayamazsınız diyerek…

O gün bunu yapanlar müşrikler idi. Bugün yapanlar ise mü’minler…

Aslında bugünün Kur’an’a engel koyucuları o günün bu işi yapan müşriklerine göre sanki biraz daha uyanıklar.

Esasen “Anlayamazsınız” diyenler bal gibi anlayabileceğimizi biliyorlar.

O kitabın mübîn olduğunu hep söylüyorlar.

Anlaşılsın diye gönderildiğinin farkındalar çünkü bunlar üzerine çalışıyorlar.

“Anlarsanız bizim size anlattıklarımız çöker, işsiz güçsüz kalırız. Pâyelerimiz gider. Konumumuz kaybolur. Tahakküm gücümüz son bulur. Kimse bize artık değer vermez.” gibi duygularla beslenmiş endişelerin pençesine mi düşmüşler, bilmiyorum.

Her ne sebeple olursa olsun artık kalbimizin Kur’an’ı duymasına mâni olmamalılar.

YUKARIDA anlatılmaya çalışılan Kur’an’ın gerçeklerine karşı takınılan tavırlardan ilkiydi.

Bir de ikincisi var.

Kaçmak…

Ölümüne kaçmak…

“Aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi kaçmak…”

Diğeri başkalarını engellemekle ilgiydi buysa kendine mâni olmak için kaçmak…

Arkana bile bakmadan…

Canını kurtarmak için…

Varını yoğunu ortaya koyarak…

Bir yaban eşeği, zebra bunu yaptığında canını kurtarabilir, tamam. Bunda problem yok.

Ama Kur’an’ın aslan benzetmesindeki gibi sönmez ve söndürülemez hakikatlerinden kaçan kişiler mânen canlı kalabilirler mi?

Hakikat diriliğine ulaşabilirler mi?

Kalplerini Hayy sırrıyla ihyâ edebilirler mi?

İnşâ edebilirler mi?

Toplum ile salahat üzere bir ilişki geliştirebilirler mi?

KAÇMANIN DA türlü türlü şekli var.

Yolu var.

Yöntemi var.

Âhirzamanda olmanın verdiği birçok avantajla kamuflaj imkânları var.

Mesela; Kur’an’dan kavramları çalıp gerçek anlamından onları kaydırarak kendi felsefi veya atmasyon düşünce sistemine uyarlayarak bunu yapmak. Dinleyen kişi Kur’an’la arasına set konan biriyse ve vahyin özüne ve hakikatine agâh değilse bu söylenen Kur’anî kavramlarla giydirilen şirki tevhit kıyafetinde yutuvermesi hiç zor değil.

Çünkü; bu anlatımlarda Kur’an, peygamber, şeriat, tarikat, marifet, hakikat kavramları çok sıkça kullanılıyor. Nefsin mertebeleri, ruhun mertebeleri, tevhidin, hakikatin, marifetin mertebeleri denilerek hiçbir özdenetime ihtiyaç göstermeden ne istenirse bu kavramlara yüklemeler yapılarak deneyimlerimizi paylaşıyoruz perdesi altında sunuyorlar.

Sinsi bir kaçma ve kaçırma yöntemi…

Buralara gidenler, bu tip kendini ermiş gibi gösteren, güle oynaya tahrif ettiği kavramları sorumsuzca ve serbestçe kullananları dinleyenler de kendilerinin bir mânevî yürüyüşte olduklarına inandırılmışlar.

Hakikat diyerek hakikatin tozu bile olmayan öğretilerle hakikate susamış birileri olarak gezdirilip duruyorlar.

Başka yöntemleri de var kaçmanın ve insanları Kur’an’dan kaçırmanın…

Onları anlayıp tespit etmekte sizin ferasetinize ve Kur’an’la ne kadar dirildiğinize bağlı…

Ya Selâm!

04.05.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/aslandan-urkup-kacan-esekler/624380

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir