Bir Tutam Yaşam Sunan Öyküler

Her birimiz bize bahşedilen hayatın içinden geçip gidiyoruz.

Öylesine…

Farkında olmadan…

Kimi zaman yavaş ve aksak olsa bile çoğu vakit hızlı…

Koşarcasına…

Vah ki, bir şey anlamadan…

Anlamlandıramadan…

Oysa hayat en büyük sermayemiz ve bize emanet akçeler gibi saatler uhdemize verilmiş.

Değerlendirmemiz, sermayemizi kıymetlendirmemiz ve çoğaltmamız gerek.

Bunun için farkındalık gerekli…

Şuur lüzumlu…                                        

Dikkat vazgeçilmez…

Bizler tek bir hayatı heder edip tüketirken bize bir tutam yaşam sunan öyküler kaleme alan yazarlar var.

Onları aramalı, bulmalı, dinlemeli, okumalı…

Bu düşünceden hareketle siz İstiklal Gazetesi okuyucuları için öykü yazarı Sevda Deniz K. ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

İstifadenize sunuyoruz.

___

– Neden öykü?

Çünkü öykü yazdığımda kendimi daha özgür hissediyorum. Kurgu, hayal, isim, karakter ve yer seçimleri tamamen bana ait. Zorunluluklarım yok. Müdahale yok. Kendimle baş başa kalmanın yöntemlerinden birisi esasen. Önce dergilerin daha sonra kitapların iki kapağı arasına farklı hayatlar ve karakterler sığdırabiliyorum. Az ve öz cümlelerle günümüz okuyucusuna ulaşabiliyorum. Bu benim için önemli.

– Yazdığınız öykülerin neresindeniz genellikle?

Buna her yazar kendi duruşu açısından farklı cevaplar verebilir elbette. Ben kendi zaviyemden yanıtlarsam sorunuzu doğrusu tam içindeyim diyebilirim. Ben yazının başına oturduğumda anlatıcı olur gerçeklikten çok çabuk sıyrılabilirim ve yazdığım öykünün karakterine bürünürüm, hissine girerim, olaylarında yaşar ve o yaşanmışlığın bir parçası hatta kahramanı olabilirim.

– Bize söyleyeceklerinizin olduğunu ifade ediyorsunuz. Bunlar bir birikmişlik hâli mi?

Aslında hepimizin içinde barajlar var. Biriktiriyoruz sürekli. Bu baraj doluyor ve her birimizde farklı şekillerde taşıyor. Burada önemli olanın ne biriktirdiğimiz olduğunun elbette bilincindeyim. Bunun farkına varmak ve birikmişlerimizi doğru bir yöntemle boşaltmak sağlığımız açısından çok önemli. Bunu başaramadığımız zaman günlerimizi doktorların, psikologların kapılarında bekleyerek geçiririz. Bu nedenle yazıyorum. Ayrıca ben kendimi bildim bileli yazıyorum ve anlatıyorum; kâğıda veya kafamın içinde bir yerlere.

-Dinlemeyi sevmenin bunda etkisi oluyor mu?

Olmaz olur mu hiç? Elbette oluyor. Fazlasıyla hem de. Ben yaratılışım gereği hep dinleyen ve az konuşan biri olduğum için de farkında olarak veya olmayarak biriktirdiklerim var. Yani aktif ve iyi bir dinleyici olmak bana yazma konusunda avantaj sağlıyor. Üstüne hayal gücümü ekliyorum. Analizlerimle birlikte bu topladıklarım hikâyeleşiyorlar.  

– Gözlemlerinizi nasıl yapıyorsunuz?

Aslında hislerim çok kuvvetli diyebilirim. Başkalarında yazma süreçleri nasıl oluyor tam bilmiyorum. Muhakkak her yazarın kendine özgü yöntemleri vardır. Ayrıca bu yöntemler yazdıkça gelişiyor, insanın beyninde yeni yolaklar oluşuyor. Bu işi ciddiye alıp hakkını verdiğin zaman ikrama uğruyorsun. Bir başkasıyla aynı ağacın altında oturuyorsun diyelim. Önümüzde bir serçe sekip duruyor. Onun kanatlarını kullanışı, yere süzülmesi, hedeflediği dâneyi alıp tekrar havalanması bir başkası için günlük hatta sıradan bir şey olabilir. Ama benim için oradan bir öykü çıkabilir veya bir öykünün önemli bir sahnesine kendisi için yer bulabilir.

-Size konuşuyorlar diyebilir miyiz?

Evet, diyebiliriz. Bir olayı, insanı ya da canlı cansız bir varlığı izlemem gerekmiyor. Kendileri bana her şeyi bir’ ân’ın içinde anlatıp gidiyorlar.

– Bu gözlemler ne zaman kendisini satırlara döktürüyor?

Burada tam bir netlik, belirginlik yok. Belli bir zamanda diyemem ama şöyle cevaplayabilirim sorunuzu. İçimdeki yolculuklarını tamamladıklarında.

-Her an farklı bir hâl ile gelebiliyorlar diyebilir miyiz?

Tabi.

-Örneklendirebilir misiniz?

Elbette. Bazen yeni evlenmiş bir gelinin saçlarını toplarken kayınvalidesini bana anlatmasıyla başlıyor içimde öykü. “Sessizlik” gibi. Kimi zaman genç bir kız güzelliğini görmek için baktığı aynada kendisini anlatır bana. Yine aynı şekilde hızlı yürünen bir caddede ayağı aksadığı için geride kalan bir yaşlının bükülmüş beli, kendi kendine konuşması pek çok hayat macerasını fısıldayabilir. Annesinin elini kalabalıkta bıraktıktan sonra telaş ve korku ile çakmak çakmak olan gözler içime dökülür. Otobüste arkamda oturan birinin hisli biçimde içini çekmesi bile öykümde gelip yerini alabilir. Veya tartışan iki çiftin birbiri için ölmeyi göze alıp hayatın zorluklarına göğüs germek için yola çıkmış olmalarına rağmen değişen zamanın onları nasıl birbirini öldürecek duruma getirdiği benim için yazılması gereken bir malzeme olabilir. Bazen de bir fotoğrafta dondurdukları ân, kimseye söylenmemiş sırları bana söyler. Veya ben öykünün içine çekilirim. Gri Deniz’de olduğu gibi. Yürüyen merdivenlerin en son basamağı beni kristallerle dolu bir denizin kenarına getirir bırakır. Dönüyorum evime, kalemi elime alıyorum kafamın içinde dönüp duran cümleleri öyküme döküyorum.

– Kağıtla buluşan cümleler nasıl bir sürece giriyor, son hâlini nasıl alıyor

Sıkıntılı bir süreç bu. Sancılı. Hatta zaman zaman yıpratıcı. Seninle kavgaya tutuşurlar. Cümleler öyküdeki yerlerini beğenmeyip tekrar tekrar kurulmak isterler.

-Bu ne kadar sürer?

Bir standartı yok. Her öykü kendine özgüdür. Özeldir. Birbirine benzemez. Bunu istemez. Farklı olmayı diler. Özgürlüğünden ödün vermemek için seninle didişir. Yazar olarak senin gitmek istediğin istikâmetin tam tersine gitmek için diretir. Müdahale ettikçe bu direnişi daha da artar. Bu sebeple konuya göre değişkenlik gösterir. Bazılarının yerlerini benimsemeleri birkaç saat sürerken bazılarının birkaç gün olabilir. Hatta kimi zaman daha da fazla.

-Biz buna karakterlerin kendini onaylaması diyebilir miyiz?

Tam bu aslında.  Bir film setinde oyuncuların rolüne çalışması, bunu benimsemesi ve içselleştirmesi gibidir. Yoksa oturmaz, sırıtır. Sonradan duvara usta olmayan bir elin sıva yapması gibi olur. O duvara bakamazsın. Gözün rahatsız olur. Kabullenmez. Yönünü değiştirir veya o odayı terk edersin. Bunun gibi bir şeydir. Dolayısıyla karakterlerin onayı gerekli öykümün bitmesi için.

-Doğal olmalı, hayatın derinliklerine nüfuz etmeli mi diyorsunuz?

Evet, ancak burada şöyle bir açmaz var. Bize hayatın doğal akışı dümdüz gibi gelir. İniş çıkışları görmek istemeyiz. Oluşlara kabulümüz vardır ama yıkılışları kabullenmek istemeyiz. Oysa hayatın kaos yanını görür yazar. Bu çarpıklıkları büyütür, gözümüzün önüne getirir ve bunlar üzerinden çözümlemeler yapar. Bu sorunlar sarmalının kazandırdıklarına ve kaybettirdiklerine odaklanır. Çıkış yollarına işaret eder. Hayatın en ince damarlarını keşfeder ve okuyucusunu burada dolaştırır.

-Yüzeysellik başka doğal olmak başka yani…

Kesinlikle. Doğal ve sade bir üslûp ile öykülemek başka yüzeysel olmak çok daha başkadır. Yüzeysellik basitliktir. Okuyucuya saygı duymamak anlamına gelir. Okuyucuya öykü bittiğinde “Bu ne böyle, bir şey anlatmadı ki?” yerine “Ben bu ayrıntıyı nasıl kaçırdım, nasıl göremedim” dedirtmelidir. Okuyucunun yaşarken önünden gelip geçtiği olayın ne kadar da anlamlı olduğunu ve ne çok manalar barındırdığını gösterebildiği ölçüde o metin başarılıdır.

– Zor olan metinleri, kendini kolay kolay kolay ele vermeyen metinleri nasıl buluyorsunuz?

Yazarın tercihidir bu. Kimi yazarlar bunu özellikle yaparlar. Türk ve dünya metinlerinde örnekleri bulunabilir. Kolay anlaşılmayı istemezler.

-Neden böyle peki?

Kimi yazarlar okurun samimiyetini ölçmek ister. Gerçek bir talip mi değil mi bunu görmek ister. Bu sebeple ilk yüz sayfada gerçekten kök söktürür. Umberto Eco bunlardan biridir. Eğer okuyucu bu ilk yüz sayfada samimiyetini gösterip metni bırakmadan devam ederse sonraki sayfalarda yavaş yavaş açmaya başlar kendini. Örtük okuma yapabilme başarısına ulaşmış okuyucu devamında gerçekten inanılması zor bir keyifle okumayı sürdürür.

-Nazlanan metinler diyebilir miyiz bunlara?

Denebilir. İlk yüz sayfada yüz görümlüğü isteyen gelin gibidir. Samimiyeti ve adanmışlığı bekler. Hayatın zorluklarında birlikte el ele yürümek gibi sonraki metinleri birlikte sürdürebilmek için bu nikâhı kıymak ister.

– Sanırım öyküleriniz önce edebiyat dergilerinde okuruyla buluşuyor…

Evet. Aydos Edebiyat ile başladım. İlk göz ağrım odur. Bu benim için kıymetlidir. İlk ses kalemdir. Ardından Edebiyat Ortamı, Hece Öykü gibi dergilerde sürekli olmasa da devam eden bir sürecim var.

– Ürünlerinizin önce dergilerde yer alması neden önemli?

Eskiler için dergiler okul gibiymiş. Benim için de kendimi görmem, görünmem ve geliştirmem için önemli. Bu sebeple önce dergilerde öykülerimin yayınlanmasını önemserim.

– Öncelikle dergilerde yayınlanması kitap öncesi tartıya çıkmak gibi değerlendirilebilir mi?

Olabilir fakat sadece belli kalıpların içinde kalmayacaksa yazar. Dergilerde olmak yazdıklarınızla değerlendirilmenizi sağlar.

– Metinlerinizde sade bir dilin tercih edilmesi özel bir gayret gerektiriyor olmalı?

Böyle denebilir. Kalemi girift metne yatkın olanlar bunun için zorlanabilirler. Benim için öyle değil. Aslında yazarken kendimi, kalemimi serbest bırakıyorum. Zorlamıyorum. İçimden geldiği gibi yazıyorum. 

– Öykücülük için bir nevi kelime mühendisliği diyebilir miyiz?

Doğru söylüyorsunuz. Bu çok önemli bir husustur. Kelimeler yazarın iç dünyasını, öğrendiklerini, neye nasıl baktığını ele verir. İyi bir yazar kelimeleri olay-duygu aktarmada kullanırken her türlü planlamayı da yapabilendir. Yazar mühendisliği.

– Yazı serüveninizde örnek aldığınız, kendisine müracaat ettiğiniz hocalar var mı?

Kapıyı ilk açan yazdıklarımı ilk okuduğum ve onay aldığım Sadık Yalsızuçanlar Hocamız oldu. Sonrasında yazdıklarımızın gelişmesinde Recep Seyhan Hocamızın emeği çoktur. Üç kitabımın editörlüğünü yaparak desteğini her daim hissettirmiştir. Her iki hocama da şükran doluyum.

– Ustalarla çalışmak içinizde coşup taşan öykülerin nasıl forma girmesini sağlıyor?

Dolup taşarken yazıya yük bindiren kelime fazlalıkları oluyor bazen. Usta bir bakış açısı göremediklerimizi görmemizi ve daha temiz bir metin ortaya çıkarmamızı sağlıyor. 

– Bu metin tamam, artık yayınlanabilir duygusu nasıl oluşuyor?

 Baştan sona okuduğumda öykümün bir kalbe dokunabilir ihtimaline inandığımda.

– Güvercin yürekli olmak hikâyeler için iyi mi, kötü mü?

Hassasiyet, zarafet ve derin olması manasında iyi fakat yazarken ürkek olmamak kaydıyla.

– Naif ve kırılgan bir kalemden daha iyi metinler çıkacağını söyleyebilir misiniz?

Yüreğe dokunan öyküler, metinler kimsenin kolay anlayamayacağı durumları en iyi o kalemler hissettirir diye düşünüyorum.  Yazmak en çok da cesaret ister. Bunu da unutmadan. 

– Öykü yazarı okuyucusuna bir tutam yaşam sunuyor diyebilir miyiz?

Kendi adıma tam da öyle düşünüyorum. Bilmediği, görmediği, tanık olmadığı her türlü yaşam iki kapak arasında.

– Öykülerinizin sizi büyüttüğünü düşündünüz mü hiç?

Öykülerimle kendimi keşfetme yolculuğunda ilerlemeye başladığımı düşünüyorum. Buna büyümek diyebilir miyiz? Doğrusu bilmiyorum.

– İlk kitabınızla son çalışmanız arasında okuyucunun da fark edeceği ne gibi belirgin farklar var?

İlk öykülerimde biraz karamsarlık vardı. Metinlerde pencere açmayı okuyucuya nefes aldırmayı öğrendim. Öykülerim çoğaldı şimdi karakterlerimde daha fazla çeşitlilik ve umutlu olma hâli var.

– Önümüzdeki günlerde Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinde öyküleriniz üzerine bir söyleşiniz olacak…

Evet, heyecanla beklediğim bir gün. Dostlarla bir arada olacağımız ve okuyucuyla metin üzerinde konuşabileceğimiz bir gün. Yazar Şifanur Özçelik Şirin sunumuyla bir söyleşimiz olacak. Meraklılarını bekleriz.

– Yeni çalışmalarınız var mı?

Öyküler devam ediyor. Romana başladım. Yayımlanmamış kısa yazılarım var.

KUTU İÇİNDE

SEVDA DENİZ K. KİMDİR?

İstanbul’da doğdu. Edebiyatla doğuştan ilgili olduğunu düşünüyor. Uzun zamandır hikâye ile meşgul. Mütevazı bir hayatı var. Çalışmaları Türk Edebiyatı, Hece Öykü, Fecr-i Âfak, Aydos Edebiyat, Mahur Beste, Edebiyat Ortamı, Türk Dili, Tüplü TV, Diksiyon ve Edebiyat dergilerinde yayımlandı.  Okur Kitaplığı’ndan

Sen Uyurken, Susmak, Körlük ve Kırmızı, Sana Anlatacaklarım Var adıyla yayımlanmış üç öykü kitabı var.

15.06.2022

https://www.istiklal.com.tr/haber/bir-tutam-yasam-sunan-oykuler/697007

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.