CEHENNEM MAHKÛMU

DELİ dolu biriydi.

Fişeğinin nerede patlayacağı hiç mi hiç belli olmazdı. Bunu tahmin etme gafletinde bulunanlar her defasında yanıldılar. Girdikleri iddiaları kaybettiler.

Giderek yaptığı kötülüklerden pişmanlık duymaz olmuştu.

Zulümden aldığı hazzı artık başka hiçbir şeyden almıyordu.

Oradan besleniyordu.

İnsanların saygı kılığına bürünmüş korkularını bile fark edip ayrıştıramadı.

Daha fazla saygı görmek için daha çok acı çektiriyordu artık.

Ve bu bitmek bilmiyordu.

Derken kendini cezaevinde buldu.

Günleri tespihin tanesini çevirir gibi çeviriyordu ama sonu gelmiyordu.

Koğuş arkadaşları gibi o da kendisine “Kader mahkûmu” diyordu.

Daha fazla irdeleyenlere ise “Kapıldık bir sele sürüklenip gittik” cevabını veriyordu.

Zamanla bu “Kader mahkûmu” tanımlamasını o kadar benimsedi ki, bu konuda yazılıp bestelenmiş tüm türküleri, şarkıları, deyişleri ve şiirleri ezber etmişti.

Güçlü bir repertuardı bu.

Önü sonu yok gibiydi neredeyse.

Zamanla bunlardan da sıkıldı ve ne kadar bu konu hakkında yazılmış hikâye ve roman varsa buldurup okumaya başladı.

Aklı, fikri, zihni, düşünceleri, duyguları tamamen bu hususa odaklandı.

Etrafına topladığı diğer hükümlülere tüm dünya edebiyatından örnekler veriyor onları da kendilerinin kaderin mahkûm ettiğine inandırıyordu.

Bu bir kaçıştı.

Rahatlama aracıydı.

Zalim iken kendini mazlum görme onu ferahlatıyordu.

Suçu başkalarına yıkmanın mantıklı olmadığını anladığı zamandan beri kaderi mahkûm etmişti.

Kabahati ona yüklüyordu.

Kurban psikolojisini sonuna kadar yaşıyordu.

KOĞUŞLARINA yeni biri gelmişti.

Onu abluka altına almışlar ve hızlandırılmış derslerle aynı düşünceyi telkin edip inandırmaya çalışıyorlardı.

İtiraz etti şiddetle ama dinlemek istemediler. Düşüncelerini değiştirmeye hiç yanaşmadılar. Onu yalnız bıraktılar.

Onunla arkadaş olup samimiyetini ilerleten tek kişi kendisi olmuştu.

O güçlü telkinleri yapan, bu konudaki tüm literatürü yalayıp yutan bir kişi olarak ona kulak verdi ve anlamaya çalıştı.

Anladıkça değişti, değiştikçe başkalaştı.

Bambaşka bir insan hâline geldi.

Gün geldi müebbet yiyen bu kişi ve diğerleri bir genel afla salıverilmişlerdi.

Herkes bir yerlere dağıldı.

TAHLİYE sonrası kendine yeni bir hayat kurdu.

Geçinebileceği kadar bir iş buldu ve burada çalıştı.

Bu alanlarda ciddi okumalar yapmaya başladı.

Günah psikolojisi üzerine yoğun mesai verdi, kafa yordu.

Allah’ın insanlığa kılavuz olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’i büyük bir emekle incelemeye başladı, anlamaya çalıştı.

“Rabbim ne demişse gerçek odur” demeye başladı.

Yılların vermiş olduğu susuzlukla gece gündüz bunlar üzerinde tefekkür ediyordu.

Bir gün Müddessir Sûresini okuyordu. 38.ci âyete geldiğinde durdu.

Günlerce bu âyeti geçemedi.

Elde ettiği tüm meal ve tefsirlere bakıp meseleyi çözmeye çalıştı.

İlgili âyette “Herkes yaptığına karşılık rehindir.” buyuruluyordu.

İçini bir huzur kapladı.

Yıllarca “Kader mahkûmu” kavramıyla işin içinden sıyrılmaya çalışırken bilmeden Allah’ı suçladığını anladı ve ciddi bir pişmanlıkla tövbe etti.

İnsanın özgürlüğünün farkına vardı.

İrade konusunu kavradı.

İyi ya da kötüyü seçmenin kendi tercihimizle olduğunu kabullendi.

Dilinden dökülen cümleler şunlar olmuştu:

“Herkes kendi günahının mahkûmu olur.”

“Yaptıklarımızın esiriyiz.”

“ Kişi ettiğinin karşılığını bulur.”

“İşlediğimiz günahlar yüzünden cehennem mahkûmu olduk, affet Allah’ım!”

İnşallah bizler de kendimize mahkûmiyetimizin, nefsimize olan esaretimizin farkına vararak bir çıkış yolu buluruz.

Ya Selâm!

21.03.2022

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/cehennem-mahkumu/679573

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.