DUYDUK VE UYDUK İNCELİĞİ VE BİZİM TUTUMUMUZ

KUR’AN-I KERİM’İN hükümlerine karşı tutumlarımızı ciddi şekilde ele almamız bizlerin “Mümin Duyarlılığı” açısından çok önemli.

Belirleyici.

Konumlandırıcı…

Nerede ne şekilde durduğumuzu ortaya koyması bakımından atlanmaması gereken bir husus…

Her birimizin bu konuda tefekkür etmesi zaman içinde merkezden uzaklaşabilme ihtimalimizi dikkate almanın bir sonucudur.

Ve devam ettirilmesi gereken bu murakabe bir iman zarafetidir.

KUR’AN’A yabancılaşma tehlikesi ile her an yüz yüzeyiz.

Üstelik her gün okuduğumuz halde.

Her Cuma akşamı klasik olarak okuduğumuz ve her Ramazan ayında hatimler yapma hassasiyetimize rağmen.

Evet, okuyoruz ama Kur’an’a ne kadar yakınız?

Ona âşina mıyız?

Yabancı mıyız?

Kur’an’ı mehcur bırakanlardan yani ona sırtını dönüp yalnız bırakanlardan olma ihtimalinin sızısını yüreğimizde ne kadar duyumsuyoruz?

Oysa sevdiklerimizden hiç uzak düşmek istemiyoruz.

Eğer bir şekilde ırak kalmışsak yakınlarımızdan onları özlüyoruz ve hasretin dumanı başımızda türüyor.

Kalbimiz bu acının kıskacında…

Gözümüz yolda.

Kulağımız gelecek bir hayır haber için her vakit kirişte…

Peki, hayatın özü ve gözesi olan yüce kitabımız için aynı şeyi rahatlıkla söyleyebiliyor muyuz?

Kaçımız onu özlüyoruz?

Okuma aralığı uzadığında suya susamışların hararetle kendilerini çeşmenin önüne atıp kana kona su içmeleri gibi vahyin önüne diz çöküp aynı şekilde bu eylemi gerçekleştirebiliyor muyuz?

Evet, diyenleri kutluyorum.

Muhabbetle kucaklıyorum.

ŞÖYLE sorsak kendimize cevabımız ne olur acaba?

Kur’an bizden kendisini anlamamızı istiyor mu?

Hayır, sadece okunmak istiyor diyebilecek kaç kişi çıkar aramızda?

Çoğunluk olarak “Kur’an anlaşılmak ister” diyorsak bu defa hiç vakit kaybetmeden kendimize diğer bir sualimiz şu almalı değil mi?

Ben bunu yapıyor muyum?

Ne zaman bu yönde hakikatli bir gayretin sahibi oldum?

En son ne vakit Vahy-i İlahi’nin huzuruna anlamak için çıkmıştım?

Ve bu ne kadar sürmüştü?

PEK çoğumuz elbette O’nu anlamak için başka kitaplar okuduğumuzu söyleyeceğiz.

Bunu yapıyoruz çünkü.

Her birimiz kendi meşrebince veya bulunduğu çevredeki bir yaklaşımın içine şu veya bu şekilde dâhil olmuş olabilir.

Gece gündüz demeden okuyor olabilir.

Bunu bir ibadet niyetiyle de yapıyor olabilir.

Ona iyi geliyor ve bir ferahlık sunuyor da olabilir.

Bu sebeple de bir adanmışlık anlayışıyla tüm mesaisini buna hasretmiş olabilir.

 O halde şu soruyu hiç sormayacak mıyız kendimize?

Peki, bu bilgiler ne kadar Kur’an’a uygun?

Ne kadar onun özünü yansıtıyor?

SÖZ buraya gelirse sahabenin örnekliğine bakmamız isabetli olacaktır.

Kur’an pınarının suyunun kaynamasına şahit olan ilk nesil onlar çünkü.

Vahyin şahidi onlar.

Sahabenin hayatını “Hayatü’s Sahabe” kitaplarından okuyup geçmek yerine, durmalıyız.

Sahih bir incelemeye tâbi tutmalıyız.

Onlardan tahsil edeceğimiz davranışlar var çünkü.

Sahabe Efendilerimiz Kur’an’a karşı nasıl bir tutum içindeydi ve Sevgili Peygamberimizin örnekliğini nasıl pratiğe çeviriyordu?

Bu biz inanmışların asla es geçemeyeceği bir husus olmalıdır.

DUYDUK ve uyduk inceliğindeydiler.

Gelen âyetlere ve Fahr-i Kâinat Efendimizin uygulamalarına “Can baş üstüne” diyorlardı.

Tartışmak yerine hayatlarını ihya etmek için hemen harekete geçiyorlardı.

Bir hayat inşacısıydılar.

Tartışmacı değil uygulayıcıydılar.

Eylemciydiler.

Amele dökücüydüler öğrendiklerini.

Tevil değil tesis ehliydiler.

Duyduk ve uyduk diyorlardı.

İşittik ve itaat ettik.

Peki, bizim hâlimiz nice?

O demek mi, bu demek mi, şu demek mi?

O, onu dedi, bu, bunu, şu, şunu…

SAHABE Kur’an’ın kendisine seslendiğini düşünüyordu.

Bu sebeple “Taakkül, tedebbür, tefekkür, tezekkür” eylemcisiydi.

Duyuyor ve hemen işe koyuluyordu.

Sahabe kendini Kur’an ile anlama çabasındaydı.

Sahabe insanı Kur’an ile kavrama gayretindeydi.

Sahabe dünyayı Kur’an ile okuma pratiğindeydi.

Zira kendisine seslendiğini biliyordu.

Buna inanıyordu.

Bizler ne kadar bu anlayışı paylaşıyoruz?

Pek çoğumuz “Bana değil büyük gördüklerime sesleniyor, onlar da bize şu sohbetlerle, bu kitaplarla anlatıyor” fikrini benimsiyoruz.

Kur’an ile aramıza birilerini koymanın, kendimizi o muhteşem vahye muhatap olma insanî erdeminden hiç farkında olmadan uzaklaştırmak olduğunu düşünmüyoruz bile.

Bu Onu yalnız bırakmak mânâsına gelmiyor mu?

Kendimize zulüm değil mi?

Hakkın bize verdiği akletme, düşünme, tefekkür etme ve bunun ardından beyanda bulunma görev ve hakkından vazgeçmek anlamı taşımıyor mu?

PEYGAMBERİMİZE yoldaş, arkadaş olmuş sahabenin ahlakı ile itiraz eden müşriklerin tutumlarını analiz etmeliyiz.

Bu bize yol açıcı olabilir.

Kur’an ile nasıl ilişki kurulabileceğini onlardan öğrenmeliyiz.

Kur’an’ı nasıl yaşama taşıdıklarını esaslı bir biçimde üzerinde çalışıp çözümlemeliyiz.

Canlarını bu yolda nasıl verdikleri üzerinde tekrar düşünmeliyiz.

“İnsanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı nesil” oluşlarını kavramalıyız.

Âl-i İmrân Sûresi 193 cü âyette nasıl tanımlandıklarına bakmalıyız.

Yine aynı Sûrenin 110 cu âyetini bu bağlamda tefekkür etmeliyiz.

İman, teslimiyet ve uygulamada sahabenin gösterdiği ahlak ve gayreti tam anlamadan sanırım bizler sahih bir Kur’an talebesi olamayacağız.

Kur’an ayına neredeyse girmekte olduğumuz şu mübarek Ramazan ayı arifesinde bu konu ana gündemimiz olmalıdır.

İnşallah işin sadece lafını yapıyor olmaktan kurtuluruz.

Sözleri çoğaltarak Hakk sözden uzaklaşanlardan olmayız.

Tartışan ve mânâsını oraya buraya çekiştirenlerden uzak oluruz.

Bizler “Duyduk ve uyduk” diyenlerden oluruz.

Ya Selam!

07.05.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/duyduk-ve-uyduk-inceligi-ve-bizim-tutumumuz/618490

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir