FARZ KILINAN KURA’N-I KERİM


“KUR’AN’I sana farz kılan Allah” diyerek devam ediyor Kasas Sûresi 85 ci âyet…

Beni çok sarstı.

Yerimde çakılı kaldım bir süre…

Sanki daha evvel hiç görmemiş, ilk kez okuyor, ilk defa duyuyor gibiydim.

İki duyguyu aynı anda birden yaşadım.

İlki pişmanlıktı. Nasıl şimdiye kadar bu emri fark edemediğim yönündeydi. Oysa kendimi bildim bileli yüce kitabımızı okumaya çalışıyordum.

İkincisiyse bir şükran duygusuydu. Hamd ettim Rabbime. Bir gönül uyanıklığı ihsanı sonucunda bu âyeti ile karşılaştırdığı için.

Diğer yandan Ramazan ayında Kur’an-ı Kerim’in bizlere de nâzil olması meselesini hep konuşuyoruz ya… Kur’an’ın bize de inme duygusu acaba bu şekilde âyetle tanışma ile mi gerçekleşiyor?

Efendimize farz kılındığı ifade edilen Kur’an-ı Kerim’in şu isim veya sıfatlarla anıldığı kayıtlara geçmiş:

Kitâb, kur’ân, kelâm, nûr, hüdâ, rahmet, furkān, şifâ, mev‘iza, zikr, kerîm, alî, hikmet, hakîm, müheymin, mübârek, habl, es-sırâtü’l-müstakīm, kayyim, fasl, en-nebeü’l-azîm, ahsenü’l-hadîs, tenzîl, rûh, vahy, mesânî, Arabî, kavl, besâir, beyân, ilm, hak, hedy [hâdî], aceb, tezkire, el-urvetü’l-vüskā, müteşâbih, sıdk, adl, îmân, emr, büşrâ, münâdî, nezîr, mecîd, zebûr, mübîn, beşîr, azîz, belâğ, kasas, suhuf, mükerreme, merfûa, mutahher.

Belki bu isimler üzerinde tefekkür etmek bizlere bazı perdeleri aralar.

YÜCE Rabbimiz Sevgili Peygamberimize Kur’ân-ı Kerîm’i inzal buyurmuş.

Onu okumayı, tebliğ etmeyi, emir ve yasaklarına göre yaşamayı ona farz kılmış.

Peki, biz neredeyiz?

Bu emrin neresindeyiz?

İçinde miyiz, dışında mıyız?

İçinde isek eğer, anlamadığımız bir Kur’an’ın bize emir ve terklerini nasıl yerine getireceğiz?

Dışında olduğumuzu düşünüyorsak eğer buna gerekçemiz nedir?

Dayanağımız var mıdır?

GERİYE doğru düşündüğümde “Bu Kur’an sana farzdır” diyen bir söylemle karşılaşmadığımı acıyla görüyorum.

Umarım sizler benim gibi olmamışsınızdır.

“Kur’an’ın sana farzdır” diyerek gereğini yapmanız için elinden geleni yapanlarınız olmuştur.

Benim öyle olmadı ama şunlar gerçekleşti.

Henüz ilkokul çağlarında köyümde yarıyıl tatillerinde camiye Kur’an okumayı öğrenmeye gittik.

Kur’an okumayı öğrenmek ile Kur’an’ı öğrenmek arasındaki bağı kurmam için bir telkin almadım.

Dilerim sizler almışsınızdır.

Muhabbet sonralarında dağılmadan evvel “Aşır” okumamı isteyenler olurdu.

Hoşuma da gider, okurdum.

Belli ezber yerleri edinmiştim. Bu yerleri ünlü hâfızların nasıl okuduğunu o günkü zor imkânlarla kasetler temin ederek dinleyip çalışmıştım. Abdussamed, Mustafa İsmail, Sıddık Minşevi, Tantavi, Mahmud Tuhi, Yusuf Behtimi. Bunlar Mısırlı karîler. Türkiye’den de benim için İlhan Tok, Tayyar Altıkulaç ve pek çok önemli usta okuyucu. Daima onları dinleyip nasıl okuduklarını öğrenmenin peşinde oldum, amatörce.

Kendi ailemden ve yakın dostlarımın yine aile fertlerinden âhirete uğurladıklarımızın belirli günlerinde ve kabirleri başında Yasin, Tebareke olarak bilinen Mülk Sûresini ve yine Amme olarak şöhret bulan Nebe Sûresini okuduğum çok oldu. Hâlen de devam edip gider.

Hiç kimse bana “Bunlar tamam ve güzel ama Kur’an’ın farz kılınması sadece O’nun okunması anlamına mı geliyor?” diye uyarıda bulunmadı.

Güzel ses ve makam ile okunması hep yeterli görüldü, takdirle karşılandı.

İşte bu sebeple pek çoğumuz okumasını bildiği Kur’an ile gerçekten tanışması çok geç oldu.

TANIŞMAK anlamakla mümkün çünkü.

Anlam basamaklarını tırmanmakla elde edilir çünkü.

Hayatımızın tüm zamanlarını onunla geçirmek ancak bu imkân dâhilinde olur çünkü.

Meseleyi sevap meselesi durumuna sıkıştırmamak ancak böyle olabilir çünkü.

Takva bilincine ulaştıran yola girmek ancak bu şekilde olabilir çünkü.

Şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ı kendimizden uzak tutma bilinçsizliğini yenmek ancak böyle elde edilir çünkü.

Yüce Rabbimizin Kur’an ile bize kılavuzluk yaptığını öğrenip O’nun kılavuzluğunda yürümek ancak böyle mümkün çünkü.

Vahyin mesajını anlamaya direnen müşriklerin karakterini düşünüp çözmek ve o karakterden uzak kalmaya çalışmak bu gayrete bağlı çünkü.

Aklımızın işleteni, zihnimizin ışığı ve kalbimizin gıdası oluşunu ancak böyle anlayabiliriz çünkü.

Vicdanımızın terazisi oluşunu ancak böyle idrak edebiliriz çünkü.

Rumuzun her dem doyuran azığı oluşunu ancak böyle şuura getirebiliriz çünkü.

Hazreti Musa ile Firavun öyküsünü okuduğumuzda “Acaba karakter ve davranış olarak hangi tarafa düşüyoruz?” sorusunu en sarsıcı şekilde böyle sorabiliriz çünkü.

Mekkeli müşriklerin tavır ve tutumlarını öğrenip bilmeden saflarına düşmüşsem eğer süratle orayı terk etmem buna bağlı çünkü.

Aynı şekilde Mekkeli münafıkların davranış kodlarını çözüp bunlardan berî durabilmem de yine Kur’an ile bir anlam tanışıklığı kurabilmeme bağlı çünkü.

KENDİMİ test ederek okumalıyım bu kitap bana da farz kılındıysa.

Zirâ Kur’an’ı anlamak Allah’ı anlama gayretidir.

İrâdesidir.
Bu “Kuran okurken Allah konuşur biz dinleriz, dua ederken biz konuluruz Rabbimiz dinler.” bilincidir…
Sıcak bir temastır.
Sahihtir…
Kur’an bizim hayatımızı aydınlatan ışığımızdır, nurumuzdur.
İnci gibi kalbimizde sönmeyen bir yıldızdır o.
Allah dileyeni, kendi aydınlığına iletir.

Allah’ın bunu dilemesi için önce bizim dilememiz, niyet etmemiz, gayret etmemiz gerekmektedir.

Kulluk görevimiz budur.

Hidayet istiyorsak Kur’an ile Rabbimizden bunu dilemeliyiz.

Bu isteme, talep etme, dileme eylemini tam hulus-i kalp ile gerçekleştirdiğimizde Yüce Allah imdadımıza yetişecektir.

Çağrımızı cevapsız bırakmayacaktır.

Evet, Kur’an okuma gayreti ile bu ve benzeri samimi dileklerimizi kalbimizden açığa çıkaralım.

Kur’an’a dokunduğumuzda aydınlık kandillere döneceğimiz bilinciyle yapalım bunu.

Ehl-i Beyt gibi…

Sahabe Efendilerimiz gibi…

Sabah akşam Rabbimizi tesbîh ederek.

Vahyi tüm sıcaklığı ile yüreğimizde hissederek.

“Kur’an beni ne kadar ilgilendiriyor?” sorusunun “Allah beni ne kadar ilgilendiriyor?” sorusuyla aynı olduğu bilincini kuşanarak.

Kur’an’dan bir âyeti bile anlamadan bir ömür yaşayıp göçüp giden insanların olduğu ve kendimizin de bunlardan olmamak azmi ile…
Kur’an’a anlayarak dokunup aydınlananların kalplerinin ürpertisini duyarak yapalım bunu.
Amelleri çöldeki aldatıcı serap şeklinde ifade edilen kâfirlerin âkibeti ile karşılaşmamak için daha ciddi olmamız gerek.


VAHYİ anlamamak karanlıkta kalmaktır.
Işığa sırt dönmektir.
Bize farz kılınan Kur’an’dan uzak kalmak, emir ve yasaklarına uymamanın denizin dalga üstüne dalga, bulut üstüne bulutun gelmesi gibi artan ve katmerlenen bir karanlık olduğunun farkına varalım artık.

Farz olan Kur’an ile ihyâ olalım.
Farz olan Kur’an’la hayat bulalım.
Farz olan Kur’an ile inşâ olalım.

Farz olan Kur’an’ın âyetleri aklımıza, kalbimize değmeli, hayatımıza dokunmalı.

Değiştirmeli, dönüştürmeli bizi.

YÜCE Rabbimiz, Mekke’nin çok zor şartlarında tebliğ ve uygulama görevini ifâ eden Peygamberimize âyetin devamında büyük bazı müjdeler vermektedir.

Kur’an’ın bize de farz olduğu bilinciyle yaşarsak Efendimize müjdelenen o nimetlerden bizler de paylar alırız inşallah.

Ya Selam!

28.04.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/farz-kilinan-kuran-i-kerim/623034

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir