Gönlü Yanık Bir Fahr-i Kâinat Âşığı: HALUK NURBAKİ

Bu topraklardan bir Haluk Nurbaki geçti.

Gençliğin imanının sorularla çelindiği ve Allah demenin bile kamuda sakıncalı görüldüğü dönemlerin gür ve coşkulu sesi idi. İnkâr ve şirk üzerinden plan yapanların karşısına dikilmiş ve “Hayır” demişti.

Bu milletin evlatlarının imanını muhafaza için ilmin tüm verilerini kullanarak onlara bir rahmet esintisi oldu.

Onları “Gönüllerde Gezintiye” çıkarak imanın muhteşem onuruyla tanıştırdı.

Ünlü bir doktor olarak dindar olmanın ayıp olmadığını haykırdı.

Allah’ı, Kur’an-ı Kerim’in bilimsel gerçeklerini, Sevgili Peygamberimizin şanlı duruşunu her platformda cesaretle dile getirdi. Korkunun inançsızlara ait bir vasıf olduğunu, müminin cesur olması gerektiğini gösterdi.

Aramızdan ayrılışının 25.ci sene-i devriyesinde kendisini büyük oğlu Ahmet Veysi Nurbaki’nin yüreğinden görmek istedik.

___

-Üstad Haluk Nurbaki’nin âlem-i cemale yansımasının yarın sene-i devriyesi. Kaç yıl oldu?

Bu sene bizlerden ayrılışının 25. yıldönümü. Rabbimin lütfuyla 25 yıldır 2 Haziran’da sevenleriyle birlikte Afon merkez kabristanındaki makamında buluşup kendisini yâd ediyoruz. Pandemi dolayısıyla 2020 yılında sanal ortamda sevenleriyle onu yad ettik. Ancak huzurdaki bereberlik bir başka oluyor.

– Geriye baktığınızda babanızın size bıraktığı en büyük miras nedir?

Efendimiz ve Ehl-i Beytinin ve de Ashabı Güzin sevgisi. Şahsım adına diyorum ki onsuz ne Allah’ı ne İslâmiyeti ne Efendimizi ne de Asr-ı Saadeti tanıma şansım olurdu. O vesile oldu Rabbimi tanımama. Bundan büyük miras olabilir mi? Tabi yine de kul olmanın yansıttığı hatalardan kurtulmakta zorlanıyoruz. Nurum, Allah’ın gönlünü yapabilmenin ancak ve ancak Efendimizden bir iz taşımakla, onun Ehl-i Beytinden bir iz taşımakla mümkün olabileceğini öğretti. Ebedi âlemde bir gram huzur, bir karış yer istiyorsak bunun başka çâresi olmadığını anlattı.

– Hem maddeten babanız hem de mânevi babanız. Bu iki özellik nasıl kesişiyor hayatınızda?

Bunun zorluğu benden çok Nurum üzerindeydi, bana hiçbir zaman emir kipiyle konuşmadı. Çünkü emir kipi bir talimat oluyor ve eğer ben bu talimatı yerine getirmekte hatalı davranırsam Rahmanın tecellisi sert olabilrdi. Hayatım ve geleceğim ile ilgili pek çok bilgiye sahip olmasına rağmen kaderin gidişatına hiç bir müdahalesi olmadı.

Liseyi bitirdikten sonra üniversite eğitimim için beni yurt dışına gönderdi. Önce İngiltere sonra da Kanada. Bu zahiri bir teferruattı. Şöyle ki; matematik ve kimya üzerine 5 yıllık bir üniversite tahsilinden sonra kimya mühendisliği üzerine master yaptım. Ne gariptirki bu eğitimlerimin hiç birisini iş hayatımda kullanmadım, bana işe girerken sadece güzel birer etiket oldular. Toplamda 20 seneye yakın yurt dışında kaldım ve Türkiye’ye dönüşüm yine onun desturuyla oldu. Sonradan anladım ki, olay “Veysilik sırrını” yaşamak ve yaşatmakmış. Ben döndükten 5 yıl sonra âlemi cemale göçtü. Hayat bu ya şimdi baba evlat rollerini değişiktik. Benimde oğlum şimdi Kanada da, bana da hasretin diğer cephesi göründü. Yani yokluğumda onun bana duyduğu hasreti bir baba olark şimdi ben oğluma duyuyorum. 

– Kendisine bunca yıl sonra hitap edip söyleşirken nasıl sesleniyorsunuz?

O benim tek ve sonsuz Nurum. Onun için “Nurum” veya “Nurum babam” derim.

– Hocamızın kaç kimliği vardı?

Dünya ölçülerine göre pek çok kimliği vardı. Onkolog, bilim adamı, fakir babası, üstad, din bilgini, fikir adamı gibi. Ancak tek ve değişmez kimliği Hz. Muhammed Efendimizin ve Ehl-i Beyti’nin kölesi idi.

– Farklı alanlardaki özellikleri kitaplarını kaleme alırken nasıl yansıyordu?

Kitaplarında ki üslûp onun gönlünde billurlaşan Allah ve Muhammed (SAV) aşkının bir sonucudur. Yazdıkları sadece madde ilimleriyle değil mânâ ilimleriyle de sentez edilmiş konulardan oluşmaktaydı. Doktor olması ve aynı zamanda çok iyi bir bilimsel araştırmacı olması dolayısıyla madde ilimlerindeki hâkimiyeti ona pek çok kitabını yazarken yol gösterdi. Konuları ve olayları anlamasını ve anlatmasını kolaylaştırdı. Ancak mânâ ilimlerinde billurlaşan kalbi olmasa o eserler mümkün olamaz olsa bile çok sıradan kalırdı.

Eserlerinin en önemli hikmeti, her okuyuşunuzda yeni bir şey keşfetmeniz, yeni bir idrake kavuşmanızdır. Onun kitapları bir kere okunup kenara konacak cinsten değildir. Farklı zamanlar içerisinde dört beş kere okunması gereken eserlerdir. O eserlerini yazarken aldığı ilhamla okuyucunun bilinç altına da hitap eder.

– Bir hekim olarak çalıştığı hastanenin camisinin kürsüsünden Kur’an’ın bilimsel gerçeklerini anlatması nasıl karşılanmıştı?

O tarihlerde herkes dini konuları ortalık yerlerde konuşmaya çekinirdi. Şimdi olduğu gibi öyle sosyal medya filan da yok. Siyasilerde çok dikkatli davranıyorlar. İşte böyle bir ortamda Nurum Babam Numune Hastahanesinin ufak camisinde  Cuma vaazlarıyla başladı. Ramazan aylarında tüm Ramazan boyu öğle namazı öncesi vaazlar şekline dönüştü. Numune vaazları çok ses getirdi. Devrin bakanları, bürokratları da gelmeye başladı. Gazetelerde gündem oldu. Burada ki vaazların tonu, üslubu, ele alınan İslâmi konular insanlara çok farklı geldi. Her yerde duyulan cinsten konuşmalar değildi bunlar. Bu da ilginin artmasına sebeb oldu. Çok sayıda insan bu vaazlarla hidayete erdi. Kuran-ı Kerim’den sûreleri ve âyetleri açıklarken ilmi gerçekleri de gündeme taşıdı bu da dinleyiciler açısından çok farklı kavramlar getirdi, zihinleri daha netleşti.

– Konferansları, gazete ve dergi yazıları ile radyo-televizyon konuşmalarının ana ekseni neydi?

Şaşmaz eksen Allah ve onun Habibiydi. Söyleceklerinin kesilebileceğini de dikkate alarak, “Nereden keserlerse kessinler Allah ve Muhammed’i duyacaklar” derdi.

Elinde metinlerle konuşmazdı. Onların gönüllerinde sorusu olanların cevabı olmayacağını düşünürdü. Maksat, konuşanın kendisi olmamasıydı. Yüreklerde oluşan sorularla, verilen cevapların üst üste düşebilmesi için sorunun gönle düşmesi yani nefse ait olmaması, konuşanın da Allah’a sığınması, kendinde varlık görmemesi ile mümkündü. O, bunu yapardı. Hiçbir konferansında, radyo-TV konuşmasında yazılı metin kullanmazdı.

-Gönülden gönüle bir akış vardı demek istiyorsunuz sanırım…

Evet. Her şey gönülde başlar, orada biter. Gönül aküsü iman ve aşk ister. Gönül aküsü Fahr-i Kâinat sevdasıyla can bulur. Mü’min gönül gücü ile her müşkülünü çözer. Evrendeki oluşlar, çöküşler önce yücelerin gönlünde meydana gelir. Gönül savaşı yapabilenleri yenme imkânı yoktur. Gönle düşürülebilen her soru cevabını bulur. Gönle düşürülemeyen her şeyin nefse ait olduğu bilinmeli.

-Şu halde gönül en sakınılması gereken yanımız…

Kesinlikle öyle. Çünkü her insanın gönlünde Kur’an kayıtlıdır. Okunan mushaf ile gönül Kur’an’ının ayetlerini üst üste düşürebilenler evrenlerin sırrına ulaşırlar ve gerçekten Cenab-ı Hak ile konuşmuş olurlar. Hira’da önce Efendimiz’in gönlüne inzal oldu Kur’an… Sonra ilk âyetlerin açıklanma sırası geldi.. Müsaade edilenleri, sırası gelenleri tek tek Allah Resülu açıklıyordu ama kendisi her gece yarısından sabaha dek İlahi emir gereği gönlüne inzal olan bu Kur’an’ı okuyordu.

– Haluk Nurbaki’nin bu toplumun gündemine taşıdığı yaşamsal kavramlar neler oldu?

İNFAK, İNFAK ille de İNFAK. Allah ve Muhammedine (SAS) âşık olacaksın fakat Kur’anı bilmeyeceksin, böyle bir dünya yok. Bu aşkı zirvede tutabilmak için mutlak ve mutlak Kur’an-ı Kerimi bileceksin ve elinden gelen en iyi şekilde beşeri hayatın içerisinde uygulayacaksın. Tüm arzın ve tabi İslamiyetin sevgi üzerine kurulduğunu anlayacaksın. O, Sûre-i Bakara’yı çok iyi anladığı için muttakilerden olabilmenin şartının gayba iman edip, infakta bulunup, namaz kılan mümin olunmasının lazım geldiğini biliyordu.

Namaz kılmadan, ama riya namazı değil. Sûre-i Maun’da yer alan adam gibi taklit namaz kılarak bir yere varılmayacağını çok iyi teşhis etmiş olup, bir müminin namazını kendinden beklenildiği gib kılabilmesi için ön şartın İnfak olduğunu ısrarla dile getirmiştir. Hayatını da infak ederek geçirmiştir.

– Hocamızın bilimsel çalışmaların yanı sıra sahih tasavvuf ile olan ilgisi ve pozisyonu yazıp konuştuklarında etki değeri nedir size göre?

Tasavvuf İslamiyetin en temel mihenk taşlarında biriydi onun için. Söyleşilerinde, sohbetlerinde yaptığı alıntılarla kurduğu cümlelerle bunu hep dile getirdi.  Örneğin, cesareti imanın, korkuyu da küfrün işareti olarak görürdü.

Olaylar karşısında Allah’ın takdir güzelliğinin görülmesini isterdi. Hiçbir şeyi ve olayı çirkin görmez “Perdenin arkasında ne var?” sorusuyla hareket edilmesinin uygun olacağını düşünürdü. Bizim bilmediğimiz, sezmediğimiz İlahî güzellikleri fark ettirmeye çalışır, O’nun adına bakmamız gerektiğini hatırlatırdı. Bir mü’minin görevinin “Hüsnayı Tasdik” olduğunun unutulmamasını isterdi.

İnsanları yargılamazdı. Yargı görevinin Allah’a ait olduğunu, kulun kulluğundan çıkarak buna yeltenmemesi gerektiğini, mü’minin takdire rıza içinde olması gerektiğini söylerdi. “Biz kimseyi yaşadığı hayatı, içinde bulunduğu kader imtihanından dolayı horlayamaz, aşağı göremeyiz” derdi.

– Son demlerinde hasta olmasına rağmen sevenleriyle yaptığı sohbeti hiç aksatmamasının temel motivasyonu neydi?

O, Haktan aldığını halka dağıtma çabası içerisindeydi ve Rabbim bu çabasını biliyordu. Bu nedenledir ki hasta olması sohbetlerini engellemedi. Çünkü tecelli bu şekilde cereyan ediyordu. O, Allah’ı ve Efendimizi anlatmak için her fırsatı değerlendirdi.

Doğruları göstermek, İslam’a nifak sokanların karşısına bir kaya gibi dikilmek için hastalık, sağlık gözetmedi. Hangi radyo, hangi televizyon çağırdıysa gitti. Hangi dergi, hangi gazete makale istediyse yazdı.

Yürüyecek hali yokken, konuşmakta çok zorluk bile çektiği anlarda  televizyonda İslamiyeti anlatıyordu. Bu konularda pek çok nakledilebilecek anılar olmasına rağmen, ben özellikle bir tanesini nakletmek istiyorum;

Uğur İlyas Canbolat’la birlikte Türk Edebiyatı Vakfı’na ait Kadıköy Şubesi olarak hizmet veren “Yunus’un Evine” bir sohbet programına gideceklerdi.

Uğur,  “Hocam bugün çok yorgun ve rahatsız görünüyorsunuz, isterseniz programı bir başka zamana erteleyelim veya iptal edelim” dedi.

Nurbaki, “Uğur, Allah halimi bilmiyor mu sanırsın, bu şartlarda bu görev zuhur ettiyse gitmek gerekir” dedi ve programa gidildi.

-Bu sanırım son sohbeti olmuştu değil mi?

Evet. Bu dostlarıyla maddeten gerçekleşen cemal cemale son sohbet idi. Bir nevi veda idi. Bu son sohbetinde sevenlerine bir vasiyette bulundu.

-Neydi o vasiyet?

O muhteşem sohbetin akışı içerisinde bir vesile oluşturarak dostlarına, sevenlerine, talebelerine “Size, birbirinizi sevmenizi vasiyet ediyorum” demişti. Bizlere düşen bu emaneti yere düşürmemektir. Gereğini hakkıyla yerine getirmektir. Sevgi cereyanımızı sürekli sıcak tutmaktır. Rabbim muvaffak etsin inşallah.

– Hakkında bir tez çalışması yapıldığını biliyorum…

Evet, Ankara Üniversitesinden Fatma Şahin 2020 yılında “Haluk Nurbaki Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı” konulu bir Master Tezi hazırladı.

– Afyon hocamızın memleketi… Afyon valiliğinin veya belediyesinin bir çalışması var mı veya oldu mu hiç?

Maalesef nurumla ilgili bir çalışma ne valilik tarafından nede belediye tarafından gerçekleştirildi. Fakat ilginç olan belediyenin dedem Edip Ali ile ilgi bazı destekleri oldu. Ayrıca AKÜ Edebiyat Bölümü’nden Prof. Dr. Mehmet Sarı’nın ağırlıklı olarak dedemle ilgili çalışmaları oldu, nurumla ilgilide bir kaç makalesi oldu.

-Biliyorsunuz Doç. Dr. Kübra Güran Yiğitbaşı Afyon’un yeni valisi olarak göreve başladı. İlk ziyaret ettiği yerlerden birisi de Haluk Nurbaki Hocanın çok sevdiği ve cenaze namazının kılındığı ve yine her sene mevlit merasiminin de yapıldığı Mevlevi Camisi olarak bilinen Sultan Divani oldu. Kendilerinden bir talep olması halinde görüşüp destek olur musunuz?

Elbette. Memnuniyetle destek olmak isterim. Valiliğin de belediyenin de nurum babamla ilgili her türlü isteği aile olarak bizim için vazifedir. Umarım ifade ettiğiniz şekilde bir talep söz konusu olur.

– Kitaplarının çok ulaşılır olmadığını duyuyorum. Yeni bir düzenleme ile tekrar okuyucuya sunma gibi bir çalışma düşündünüz mü?

Evet. Damla Yayınevince bastırılmış kitapların stoklarının sonuna yaklaştık. Bu sıralar Nadir Kitap üzerinden 2. el olanları temin edilebiliyor. Nasip olursa Kur’an Kerim yorumlarının basılmış olanlarını ses ve video anlatımlarıyla birleştirip 3-4 ciltlik bir külliyat olarak piyasaya sunmak istiyoruz ki insanların ellerinin altında bir referans kitap şeklinde bulunsun.

– Vaktiyle yaptığı sohbetlere ulaşmak mümkün mü?

VHS kaset ve ses kasetleri şeklinde 35 yıllık kayıtlar mevcut. Bunları günümüz ortamına çeviriyoruz, yani dijitalleştiriyoruz. YOUTUBE kanalımızda da bunları yayınlıyoruz. Aynı zamanda da tapelerini çıkarıyoruz ki bunları baskısı olan Sûre Yorumlarıyla harmanlayacağız.

– Fahr-i Kâinat Efendimize olan aşkı ve Ehl-i Beyte olan coşkun muhabbeti ile bitirelim isterseniz.

O, gönlü yanık bir Fahr-i Kâinat âşığı idi. Onunla bakar onunla görürdü. Tüm hissiyatı bu cereyandan açığa çıkar ve hareket ilkesini oluştururdu. Bizlere hem tavsiyesi hem de örnekliği de bunun üzerineydi. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i merkeze alarak Efendimizin izinden Ehl-i Beytinin coşkun muhabbetiyle yürümek onun bize bıraktığı en büyük mirasıdır.

___

KUTU İÇİNDE

HALUK NURBAKİ KİMDİR?

1924 Yılında NEVŞEHIR’in NAR kasabasında dünya ile tanıştı. İlkokul öncesi yıllarda Ahiler yurdundan, Hz. Hacı Bektaş-ı Veli’nin topraklarından Konya’ya Hz. Mevlana ve Hz. Şems’in topraklarına geldi. Oradan Afyon Karahisar’a geçtiğinde 7 yaşındaydı. Babası Edip Ali Bey Afyon Lisesine Fransızca öğretmeni olarak tayin edilmişti. İlk, Orta ve Lise tahsillerini burada tamamladı.

Annesi Nevriye hanımın Çelebiler ile olan Mesnevi Sohbetleri, babası Edip Ali Beyin Ayni, Mısri Sultan, Deli Bekir, Abdurrahim Karahisari gibi pek çok velinin hayatlarını anlatan eserleri onun gönül dünyasının yapı taşlarını oluşturdu.

Tahsilinin üniversite bölümü için nasibi İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesidir. İstanbul’daki öğrencilik yıllarında talebe yurdunda kalan Haluk NURBAKİ, Nur-u Osmaniye ve Beyazıt camiilerinde hadis dersleri almıştır. Bu süreçte Şemseddin Yeşil ve Necip Fazıl ile tanışmış.

1950’li yıllarda dönemin çetin şartlarına rağmen Büyük Doğu Cemiyeti’ni kuran dokuz kişiden biri olarak yer aldı. Bir süre sonra da bu cemiyetin genel sekreterliğine getirildi.

İlk makaleleri 1949 yılında Büyük Doğu, 1951 yılında İslam’ın Nuru Dergisinde yayınlandı.

İlk kitabı olan Tek Nur’u 1956 yılında kaleme aldı, bu kitabı l959 yılında Sonsuz Nur takip etti.

1954 yılında mecburi hizmetin son durağı olan Afyon’un Sinan Paşa kasabasına geldi. Burada sohbetlerinde sık sık “Faik ağabey” olarak andığı mürşidi Faik Saraç Beyefendi ile tanıştı.

Mânevi silsile 93 Harbi imamı Hafız Osman Bedrettin, Şeyh Sâmini ve Şeyh Ali Septi vasıtası ile Bahaeddin Nakşibend hazretlerine intikal ederken, diğer bir yandan da Abdülkadir Geylani Hazretlerine gider.

1961-65 yılları arası Afyon Milletvekili olarak TBMM’de görev yapan NURBAKİ, daha sonra 1968 yılında Radioterapi ve Radiobiyoloji ihtisasını tamamlar ve kanser konusundaki çalışmalarını yoğunlaştırır. Fransa, İsviçre ve İngiltere’de mesleğiyle ilgili çalışmalarda bulunur.

Kur’an yorumlarına, asr-ı saadete ve İslam itikadına dair onlarca esere imza atan Haluk NURBAKİ son yıllarını İstanbul’ da İslam’ın Nurdan Annelerini ve Yüce İslam Büyükleri’ ni her ay verdiği konferanslarla anlatarak geçirdi. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yazılar yayınladı, tebliğler sundu. Konferanslar, paneller, açık oturumlar, sohbetler hayatının bir parçası oldu.

Haluk NURBAKİ 2 Haziran 1997’de çok sevdiği İstanbul’da 73 yaşında alem-i cemale yansıdı.

01.06.2022

https://www.istiklal.com.tr/haber/gonlu-yanik-bir-fahr-i-kainat-asigi-haluk-nurbaki/694454

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.