KÂBUSLU GECELERİMİN TANIĞI

ONU çok severdi.

Ne vakit bahsi açılsa ilk söylediği hatta sonunda da tekrar ettiği cümle “Kâbuslu gecelerimin tanığı” olurdu.

Anlaşılan o ki, bu geceler azımsanacak kadar değildi.

Yoksa bu belirgin vurgu anlamsız kaçardı.

Zamanla dikkat eder oldum.

Bu cümleyi kurduğunda gözleri buğulanırdı.

Sesi titrerdi.

Ağlamak isteyip ağlayamamak gibi bir his uyandırırdı bende.

Çok didiklemeyi uygun bulmazdım.

Mahremiydi bu onun neticede, özeliydi.

Belki de hep böyle kalmasını isterdi.

Bu sebeple incitmemeye azami dikkat ederdim.

Kalbin mahremiyeti başka şeylere hiç benzemez çünkü.

Kıyas bile edilebilemez.

Benim için lazım gelen şey ona yanında olduğumu hissettirmekti. Onu yalnızlığın girdabına düşürmemekti.

Bazen elini tutardım. Sımsıkı kavrar dakikalarca bırakmazdı.

Kimi zamanda elimi sırtına koyar sıvazlardım.

Son zamanlarda şunu fark etmeye başlamıştım. Ben elimi onun sırtına götürüp sıvazlamaya başladığımda belirli bir ritimle sırtını elime doğru bastırırdı.

O gücü daha fazla hissetmeye olan ihtiyacını bu şekilde aşikâr ederdi.

Ah sırtını birine dayama hissi ah…

Ne kadar da güvenin göstergesi…

Sığınmanın simgesi…

Dayanmanın verdiği teselli…

“İyi ki varsın” demenin en vakur hâli…

Dile dökülemeyen hecelerin, kelimelerin ve cümlelerin sessiz çığlıklara dönüştüğünün alâmeti…

Ne kadar devam ederdi bu durum derseniz değişiyordu.

Kimi zaman çok kısa sürüyor kimi vakitse bitmek bilmiyordu.

O el sanki içeride yıkılan bazı duvarları yeniden ayağa kaldırıp inşa ediyordu.

Bacasından duman tüten mutlu bir yuvaya dönüşüyordu.

Yine böyle bir demdi.

İçimden “Allah’ım bitmiş gibi görünen ama bitmemiş olan bu kâbusları bitir, şifalandır” diyordum.

Parmak uçlarımdan içerisine işleyen enerjinin sıkışmış kötü hatıraları, travmaları kovmasını diliyordum.

Başını ilk defa omuzuma koydu ve sessizce devam et edikten sonra anlatmaya başladı.

“TER içinde kalırdım.

Sesimin çıktığı kadar bağırdığımı sanırdım ama sesim hiç çıkmazdı.

Üzerimde yorgan veya battaniyenin durduğu vâki değildi.

Her sabah uyandığımda somyanın bir yanında bulurdum düşmüş olarak.

Ateş basardı beni.

Yanardı bedenim alev alev.

Kaynar kazanlara sokulup sokulup çıkarılmaktan farksız bulurdum kendimi.

Ellerim yumruk gibi sıkılı olurdu hep.

Sanki avcumun içinde asla kaybolmasını istemediğim bir şeyi saklamayı ister gibiydim.

O kadar ki uyandığımda bileklerimden kan çekilmiş sanırdım. Ovalayarak ağrısını gidermeye çalışır normale döndürmek için çabalardım.

Her gece desem az sayılır. Bir gecede birden fazla kâbus görürdüm. Bitmez, ardı arkası kesilmezdi.

“Kâbuslu gecelerimin tanığı” hep yanımdaydı.

Her uyandığımda onun sesi çalınırdı kulaklarıma.

“Geçti” derdi. “Geçti bak…”

Geçmediğini hatta geçmeyeceğini bilirdim ama yine de o telkin, o ses bana çok iyi gelirdi.

O, yardım istemeden yardımıma gelendi.

Yanımda durandı.

Ayrılmayandı.

Benden bıkmayan, usanmayandı.

Emr-i Hakk vâki oldu bedenini yanımdan ayırdı ama o hâlâ yanımda, hep yanımda biliyor musun?”

KİMDİ diye soramadım.

Neyin olurdu diyemedim.

Bunun bir önemi var mıydı onu da bilemedim.

Şunu anladım ki, kâbuslu gecelerimizin tanıkları çok değerli.

Dert zamanlarında içimizi ferahlatanların varlığı şükür sebebi.

Sızı ortaklarımız onlar bizim.

Mesele keder zamanı gidip safa vakti geldiğinde onları ne kadar hatırladığımızdır.

Hayır dualarımızı peşlerinden ne kadar gönderdiğimizdir.

Ya Selâm!

15.03.2022

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/kabuslu-gecelerimin-tanigi/678392

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.