Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları Mezar Taşları

UĞUR CANBOLAT

Yolunuz Eyüp Sultan veya Karacaahmet gibi mezarlıklara düşmüşse hızlıca yürüyüp gidemezsiniz. Kendinizi âdeta bir müzede hissedersiniz. Birbirinden farklı sanat eserleri sizi bırakmaz, kendisine çağırır. Eğer o mezar taşlarının dilini çözmeye çalışırsınız size bambaşka kapılar açılır ve içinden çıktığınız medeniyetin ipuçlarını yakalarsınız.

Canımızı yakan acımasız kimi davranışlara da zaman zaman tanıklık ettiğimiz bu konuyu etraflıca kiminle konuşabileceğimi düşündüğümde ömrünü bu hizmetlere adamış ve eserler vermiş olan yazar ve araştırmacı Nidayi Sevim’in kapısını çalmak kaçınılmaz hâle geldi.

Siz İstiklal Gazetesi okuyucularına bu donatıcı ve aydınlatıcı söyleşiyi sunmaktan mutluyum.

___

– Tarihî Mezar Taşları ve Kitabeleri ile Nidayi Sevim ilişkisi ne zaman başladı?

2005 yılında, yaklaşık 25 yıl ikamet ettiğim Beyoğlu’ndan Eyüp Sultan’a taşınmamızla birlikte başladı diyebilirim. Öncesinde tarihî kabristanlara karşı ilgi ve alakam herhangi birisinin ilgi ve alakası kadardı. İstanbul’umuzun kalbî, Türkiye’mizin manevî üssü Eyüp Sultan’da medfun olmak, insanımızda öteden beri bir tutku haline gelmiş. Eyüp Sultan hazretlerine yakın olma arzusu neticesinde, semt zaman içerisinde âdeta mezarlıklar şehrine dönüşmüş. Şairin dediği gibi burada hayat ölüm iç içe. Eyüp Sultan’da ikamet edip de tarihî kabristanlarla ünsiyet kurmamak muhal dışı gibi bir şey. Evimden işime gidip gelirken, kestirme olduğu için,

yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki mezarlık yolunu tercih ediyorum. Yol boyunca sıra sıra dizilmiş sarıklı, fesli, enva-i çeşit motifli, birbirinden güzel yazılarla tezyin edilmiş mezar taşlarını görüp kayıtsız kalmak mümkün mü? Tâbi ki biz de kayıtsız kalmadık, kalamadık. Adım adım, gün gün mezar taşlarının o uhrevî, hüzünlü ve ibretlik dünyasına yelken açmış bulunduk. Bununla birlikte talan ve tahribat altında bırakılan bu ecdat yadigârlarına karşı nasıl vefasız kaldığımıza da çok yakından şahit olduk.

-Bu durum sizde nelere sebep oldu?

Özetleyecek olursak “dedelerimizin mezar taşlarını neden okuyamıyoruz, bunlara neden sahip çıkmıyoruz, çıkamıyoruz” sorusu bizi şimdi bulunduğumuz noktaya getirdi.

-Burada durmamışsınızdır sanıyorum.

Durmadım evet. Daha sonra sadaka taşları, tekkeler, türbeler, namazgâhlar velhasıl koca bir medeniyeti oluşturan her birim sürekli gündemimizde oldu. Çünkü bunların hepsi koparılmayacak kadar sağlam bağlarla birbirine bağlıdır. Bir çini motifinden, bir hat levhasından, bir sadaka taşından büyük bir medeniyete yelken açabilirsiniz. Bizim nasibimizde yere düşen kırık bir mezar taşı varmış.

– Eyüp Sultan Mezarlığı ve çevresi denilince akla gelmenizin sebebi nedir?

Öyle midir? Bilmiyorum. Kulağa hoş geliyor. Buna hakikaten inanmak isterdim. Lakin tarihî kabristanlarımızın görmezden gelinmesi noktasında “bu kayıtsızlık karşısında neler yapılabilir” diyerek bir takım faaliyetlerde bulunduk. Bu inkâr edilemez bir gerçek. Elimizden geldiğince, dilimizin döndüğünce Eyüp Sultan’ımızın tarihî kültürel dokusuna dair bildiklerimizi kimi mecralarda zaman zaman dile getirip, paylaşmaya çalışıyoruz. Adımız bir vesileyle Mihmandar-ı Resul Hazret-i Halid bin Zeyd Ebu Eyyub el-Ensari ile, mezar taşları ile anıldığı için Cenâb-ı Mevlâmıza ne kadar şükretsek azdır diye düşünüyoruz. Hakikaten şu fâni hayatta bu iftihar vesilesidir. Bu teveccühe layık olabilirsek ne mutlu bize.

– Mezar Taşı ve sanat denilince neler söylersiniz?

Mezar taşlarına ömrünü vakfeden rahmetli Fâzıl İsmâil Ayanoğlu târihî mezar taşlarının önemini şu cümlelerle dile getirir: “Ortada mevcud yüksek san’at âbidelerimiz olmasaydı bile, mezarlıklarımızda bulunan nihâyetsiz eserler, bu milleti medeniyet göklerine çıkarmaya kâfi gelirdi.” Ayanoğlu hocaya hak vermemek elde değil, el-hak doğrudur. Nitekim rahmetli Yahya Kemal Beyatlı, Süheyl Ünver ve Nihad Sâmi Banarlı gibi büyüklerimizin de bu görüşü destekler mâhiyette çok mânidâr, etkileyici ve düşündürücü tespitleri vardır. Mezar taşları tek bir sanatçının elinden çıkan bir eser değildir. Hattat, müzehhip/desen tasarımcısı, taş oymacısı ve şairin bir araya gelerek oluşturduğu kolektif çalışma ürünüdür. Hat sanatının en nadide örnekleri, enva-i çeşit desenler, motifler asırlardır kabristanlarımızda sergidedir.

-Ölüme karşı ne hissettiğimizi simgeler diyebilir miyiz bu mezar taşları?

Evet. Milletimizin ruh iklimini, ölüm karşısındaki duygu ve düşüncelerini en özlü ve edebî bir şekilde mezar taşı kitabelerinde gözlemlemek mümkün. Mezar taşları sade olduğu gibi çok süslü ve görkemli de olabilmektedir. Mezarda yatan kişinin sosyal hayattaki konumu, ekonomik durumu tâbii olarak mezar taşına yansır. Ölen kişinin ekonomik ve sosyal durumu iyi ise mezar taşı kitabeleri devrin en meşhur şairlerine sipariş edilir, yazısı meşhur hattatlara yazdırılıp usta hakkaklara işletilir ve ortaya çıkan mezar taşları da birer sanat harikası olurdu.

-Bir nevi kimlik kartı diyebiliriz o halde…

Evet, diyebiliriz. Mezarların biçimleri, taşlar üzerinde bulunan yazılar, sembol ve işaretler bize mezarda yatan kişi hakkında çeşitli bilgiler vermektedir. Mezar taşlarında yazı hiç okunmasa bile kabirde yatan kişinin kadın, erkek, asker, tarikat mensubu yahut çocuk mezarı olduğu kolayca anlaşılabilir. Osmanlı mezar taşları üzerinde kişinin kimliğini belirten sembolik ifadeler çokça kullanılmıştır. Örgütlü toplumların oluşumu, iş bölümünde ihtisaslaşma söz konusu olduğunda hep Avrupa ve sanayi devrimi adres gösterilir. Oysa bunlar sanayi devriminden çok önceleri Osmanlı coğrafyasında oluşumunu tamamlayıp belli bir aşamaya gelmişti. Tâbi ki pozitif yönüyle. Bunu mezar taşlarında dahi gözlemleyebiliyoruz.

– Şahide ne demektir?

Şâhide, şâhid “şâhitlik eden” anlamına geliyor. Mezarların baş ve ayak ucuna dikine konan, üzerinde yazı bulunan, yerine göre muhtelif desenlere, motiflere de yer verilerek tezyin edilmiş taş ve benzeri dikitlere verilen genel isimdir. Bu bir yönüyle İslam harflerinin ilki olan elif’e, şehadet parmağı yahut minareye benzer. Bunlarda tevhide, Cenâb-ı Mevlâmızın varlığına, birliğine şahitlik ederler. Mezar taşlarına şâhide denmesinin nüktesi kısaca böyle yorumlanabilir.

– Mezar Taşları nasıl bir şehrin kimliği oluyor?

Rahmetli Aliya İzzetbegoviç diyor ki: “Kişi ülkesinden niye vazgeçemez? Bunu yapamayız, çünkü mezarları beraberimizde götüremeyiz; babalarımızın ve dedelerimizin mezarları köklerimizdir. Köklerinden koparılan bitki yaşayamaz. Dolayısıyla kalmak zorundayız…” El-hak doğrudur. Toprağı vatan yapan şehitlerin kanı, büyüklerimizin mezarlarıdır. Şehit, şehadet kavramı yoksa, ortada ecdat kabri yoksa orada tarihte yoktur vatan da. Tarihî geçmişi, manevî bağı yoksa insanları bir avuç kara toprağa hangi güç bağlayabilir ki?!

-Bu anlattığınız meselenin manevî yönü. Bununla mı sınırlı?

Hayır. Bir de şehircilik, mimarî ve peyzaj yönü var. Kabristanlar, dönemlerinin mimarî anlayışı, zevki ve yorumuyla uyumludur. Tarihî bir külliye düşünelim. Mesela Şehzadebaşı Câmii Şerîfini ele alalım. Cami, çevresinde irili ufaklı türbeler, çeşme, muvakkithane ve diğer yapılar. Binanın çevresinde oluşan hazirede ise onlarca mezar taşı var. Bunların hepsi bir bütünlük içerisindedir. Böyle yapı topluluklarına külliye diyoruz. Genel olarak baktığımızda külliye tablosunda gözü rahatsız eden bir şey söz konusu değil. Her şey, her birim yerli yerinde. Tarihî kabristanlarımızda böyledir. Buralara gittiğinizde asla bir ürperti, bir korku hissetmezsiniz. Âdeta yaşayan bir mahalle gibidir burası. Mezar taşları, başlıklarıyla, yazılarıyla, süslemeleriyle adeta bizimle konuşur.

-Peki, yeni mezarlıklarımız böyle mi?

Elbette hayır. Buralar tıpkı yeni yerleşim bölgeleri, uydu kentlere benziyor. Kibrit kutusu gibi alt alta üst üste dizilmiş, renksiz, kokusuz, ruhsuz beton bloklar.

– Medeniyetin sessiz tanıkları olarak neler söylerler bizlere?

Her şeyden önce üç kuruşluk dünya için ebedî bir hayata sırt çevirmememizi, insanlığımızdan çıkmamamızı telkin ederler. Dîni, dolayısıyla âhiret odaklı bir yaşam tarzını toplumsal hayattan ötelemeye çalıştığınızda, yok saydığınızda berâberinde yüzlerce yıllık binlerce geleneği, göreneği de saf dışı bırakmış oluyorsunuz. Tanzimatla belirginleşen, cumhuriyetle devâm eden günümüzde ise had safhaya ulaşan sözde modernleşme, körü körüne batı taklitçiliği pek çok geleneğimizi, göreneğimizi hayâtımızdan birer birer çıkardı. Kapitalist yaşam tarzı/normları bizleri sürekli dönüştürüyor. Makina dişlisinden farkımız kalmadı. Artık bizler de materyalist bakış açısıyla yorumluyoruz dünyayı. Ben merkezli, menfaat odaklı ve dünyâ ile sınırlı bir mefkûre yapısı… Mezar taşları her şeyden evvel ecdat hatırasıdır. Bir vefa borcu olarak onlara sahip çıkmalıyız. Bununla birlikte onlar en mühim ibret vesikalarıdır. Dünyanın fâniliğini, kalıcı yurdun ahiret âlemi olduğunu her daim kulağımıza fısıldarlar. Tarih, edebiyat, tıp, sosyoloji, antropoloji, sanat tarihi gibi daha pek çok disiplini ilgilendiren paha biçilmez değerdeki kıymetli veri buralarda keşfedilmeyi bekliyor.

– Mezar Taşları bizi geçmiş bilgisine nasıl taşıyor?

Bizim medeniyetimiz, dili olan bir medeniyettir. Bu dil esas itibarıyla vahiy merkezlidir. Beşikten mezara kadar, hayatın bütün alanlarını ve hattâ âhiret hayatını ihâta eder. Her duruma, olgu ve olaya dâir söyleyeceği mutlakâ bir şey vardır. Eski mimarimize bir göz attığımızda çeşme, câmi, medrese, türbe, tekke, şifâhâne, imârethâne, kütüphâne, çarşı ve benzeri yapıların uygun bir yerinde, işleviyle ilgili kitâbelere rastlarız. Bunlar bizi her daim düşünmeye, tefekküre dâvet eder. İnsan maddî ve manevî yönü bulunan iki kanatlı kuş misâli. Bunlardan birisi zafiyete uğradığı zaman o kuş katiyen uçamaz. Bunu fısıldarlar bize.

-Bir medeniyet dilinden mi bahsediyorsunuz?

Elbette. Bu medeniyet dilinden târihî mezarlıklarımızda fazlasıyla nasîbini almış. Nasıl almasın ki? Mâdem ki öldükten sonra dirileceğimize îmân etmişiz, bu dünya hayâtı bizim için kısa bir konaklama, bir gölgelikten ibârettir; gâyet tabiîdir ki ebedî bir hayat için bu dilin söyleyeceği çok şey olmalı. Elbette görmesini, duymasını bilene. Nasibi olana. Târihî mezarlıklarımız, mezar taşları ve kitâbeleri üzerine ehli tarafından pek çok eser kaleme alınmış. Fakat ne yazık ki bir defa dedesinin mezar taşını okuyamayan millet durumuna getirilmişiz! Çıkmayan candan ümit kesilmez. Yiğit düştüğü yerden kalkar misâli ecdadın bıraktığı emanete bir iğne dahi olsa sahiplenmeye devam edeceğiz inşaallah.

– Mezar Taşı zenginliğimiz hangi seviyede?

Bu sorunuzu müsaadenizle Rahmetli Enver Tunçalp’ten alıntı yaparak cevaplamak istiyorum. Üstad tarihî mezar taşlarını şöyle tarif ediyor: “Mezar taşları muazzam bir sergi hâlinde idi. Heykel sergisi, resim sergisi, elişi sergisi hep bir arada… Her kademedeki kişiler için ayrı biçimde oyulmuş ve şekillendirilmiş taşlar. Kavuklu, fesli, sarıklı başlar… Çocuklar için hakîkaten zarif ve işlemeli sütunlar, hâtun kişiler için oya oya, yazma yazma, tül tül mermerler… Târihî mezar taşlarındaki inceliği anlamak kolay bir şey değil, bunların hepsi birer sanat eseri… Hele kitâbeleri, en güzel motifli bir şiir sergisinden daha hoş ve mānâlı… “

– Kadın Mezar Taşları farklılık arz ediyor mu?

Etmez olur mu? Hem de nasıl fark! Hanım mezar taşları bir kadının incelik ve letafetini, zarafetini en güzel şekilde ortaya koyan şeyler, yani çiçekler, buketler, bahar dalları, gerdanlık, küpe ve broşlarla süslüdür. Osmanlı hanımları günlük hayatlarında saçlarına hotoz taktıkları için hotoz başlı mezar taşları da görmek mümkündür. Günümüzde bir bayan, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuluyorsa Osmanlı’da da genç yaşta ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, hatta bu mezarların ayak taşına da kırılmış bir gül goncası işlenmekteydi. Yine gelinlik çağında ölen genç kızların mezar taşlarına “Ters Lale” yahut ‘Ağlayan gelin” çiçeği de işlenirdi.

– Selvi Motiflerinin anlamı nedir?

Kendine has bir kokusu olan ve yaz-kış yeşil kalan “Servi Ağacı” vahdeti/tevhidi yani Allah’ı (c.c.) birlemeği, sembolize eder. Allah lafzının ilk harfi olan Elif’e de benzetilen Servinin sallanırken yapraklarından çıkan “Hu” sesiyle Allah’ı (c.c.) zikrettiğine inanılır. Dalları kolay sarsılmaz, bu haliyle sabrın ve temkinin sembolüdür, dik duruşu ile doğruluğu ve dürüstlüğü temsil eder. Servinin üst dallarının eğri durması yaradanın karşısında boynu bükük kalmayı yani acziyeti ifade eder. Mezar taşlarında görülen boynu bükük servi, yitirilenin ardından boynu bükük kalmayı ve sabretmek gerektiğini de hatırlatır. Mesela mezar taşı üzerindeki “Servi içinde Servi motifi” doğumda ölen kadını ve doğurduğu kız çocuğunu sembolize etmektedir. Servi ağacının dallarının yukarı doğru güneşe, yani ışığa yükselişi zirveye ulaşma isteğini gösterir, ışık bilgi demektir, bilgiye yönelmek bütünleşmeye işaret eder. Servi ağacının maharetleri elbette bunlarla da sınırlı değil. Ortalama bir servi 7-8 kişinin günlük oksijen üretimini de karşılamaktadır. Şehirlerin bir nevi oksijen deposunu oluşturan servi ağaçlarının birer birer hayatımızdan çıkması ne büyük eksiklik değil mi?

– Mezar Taşlarını koruma konusunda yeterli bir bilince sahip miyiz?

Bizim mezar taşları ile ilgili çalışmalarımızın temelinde, “restorasyon ve koruma” noktasındaki eksiklikleri dile getirmek, bu noktaya parmak basmak gibi bir niyet vardı. Gelin görün ki bu eksiklikler top yekün tarihî ve kültürel mirasımızın bir nevi kaderi olmuştu. Süreç içerisinde bunu açık ve net bir şekilde müşahede ettik. Geldiğimiz noktada eskiye nazaran hayli gelişme var. Gelecek adına umitvarız. Eskiden bu mevzuları konuşan, sorgulayan, gündemine alan bile yoktu. Toplumun genelinde farkındalık oluşursa bu, ilgili kurumları ve paydaşlarını da zaman içerisinde mutlaka etkileyip harekete geçirecektir. Böyle düşünüyoruz.

KUTU İÇİNDE

NİDAYİ SEVİM KİMDİR?

1967 yılında Erzincan’ın Kemah ilçesi Bozoğlak Nahiyesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun oldu. Yenidünya, Bir nokta, Şehir ve Kültür, Divanyolu, Gülistan, Somuncu Baba, dergileri ile Dünya bizim sitesinde kültür tarihî yoğunluklu, gezi/mekân yazıları yayımlandı. 2008 yılında faaliyete geçen “Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği” (ESKADER) kurucuları arasında yer aldı. 2015-2018 yılları arasında  “Yeryüzü Mühendisleri Derneği” Genel Sekreterliğini üstlendi. Evli ve üç çocuk babasıdır.

ESERLERİ:

1-Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları, Mephisto, İstanbul, 2007.

2-Medeniyetimizde Toplumsal Dayanışma ve Sadaka Taşları, Kitap Dostu, İstanbul, 2009.

3-Osmanlı Mezar Taşlarında Manzum Metinler, Kitap Dostu, İstanbul, 2012.

4- Yer Gök Medeniyet, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2014.

5- Medeniyet Söyleşileri, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2014.

6-Şehir ve Şuur, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2015.

7- Kesf-i İstanbul-Tarihî Mekânlar ve Şahsiyetler, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2017.

8- Kesf-i İstanbul (2) Tarihî Mekânlar ve Şahsiyetler, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2018.

9-Kesf-i İstanbul (3) Tarihî Mekânlar ve Şahsiyetler, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2019.

10- Yadigâr-ı Güzîde İstanbul-Tarihî Mekânlar ve Şahsiyetler, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2020.

11- Efsunlu Güzellikler Şehri İstanbul-Tarihî Mekânlar ve Şahsiyetler, Akıl Fikir Yayınları, İstanbul, 2022.

03.08.2022

https://www.istiklal.com.tr/haber/ece-seckine-konserde-sok-telefon-firlattilar/704499
cid:CB6FE47B-ABF1-4095-B2BF-13AE0880102D

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.