MESCİDİNE SAHİP ÇIKAMAMAK

HAZİNİN hazini bir durum.

Acının acısı.

Hicranlar ötesi bir hicranın asumanı kaplayıp yankılandığı…

İçimizin en ince noktalarına kadar acının kezzap gibi dökülüp yaktığı bir durum.

İlk kez mi oluyor bu?

Hayır.

Özellikle mübarek ay, gün veya gecelerin seçilerek gerçekleştirildiği vahşetin daniskası eylemler…

Bu hep böyle oluyor.

Böyle gerçekleşiyor.

Bir süre yapılan saldırının etkisi ile söylemden öteye gitmeyen sloganik tepkiler veriyoruz.

Genellikle…

Sonra nisyâna yenik düşüyor, unutup gidiyoruz.

KIYÂMETİ zorlayan teşebbüsler olarak değerlendirenler de var bu vahşeti.

Ve başka pek çok yaklaşım…

Her nasıl bir açıklama olursa olsun namaz kılan insanlara yapılan bu insanlık dışı saldırıyı izâh edemez.

Bu tip davranışlar insanlığın üstüne yıkılan altından kalkılamaz sarsıcı ve yok edici depremler gibidir.

Kaybedilen insanlıktır.

İnanca olan duyarlılıktır.

İnsanlık haysiyetidir.

Müsamahadır.

Birlikte var olabilme ümitlerinin dinamitlenmesidir.

FANATİZM esasen önce sahiplerini vurur.

Çünkü adâlet duygusunu yok eder.

İnsana inanmayı unutturur.

İnanma özgürlüğü ve irâdesini ortadan kaldırır.

İnsanî duygu ve düşünceleri sakatlar.

Ve hiçbir zaman yarar sağlamaz ve sağlamamıştır.

MÂBETLERDE olan insanlara dokunulmaz.

Zira orası insanlığın iman sığınağıdır.

Bu zillet savaş halinde bile gerçekleşmez.

Çünkü bunun da bir hukuku vardır.

Mekke’nin Fethinde Kabe’ye sığınanların bağışlandığını hatırlayalım.

HER Ramazan gerçekleştirilen Müslümanların genetik kodlarıyla oynamak anlamına gelen bu saldırıları nasıl yorumlamalıyız?

İnsan, mescitlerini koruyamamanın omuzlarına yüklediği bu ağır sorumluluğu nasıl taşınabilir?

Biz Müslümanların ÜÇ MESCİD algısı vardır.

Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa.

Bu yüksek duyarlılıklarla oynamak nasıl bir zihni hastalığın sonucudur?

Nedir yapılmak istenen?

İnananların sinir uçlarına dokunarak ulaşılmak istenen netice nedir?

MESCİDLER kalbimizdir.

Kalplerimiz Nazargâh-ı İlâhîdir.

Bu saldırılar kalbimize yapılmıştır.

Hayatiyetimize kast edilmesidir.

Peki, biz inananlar bir “Kalp birliği” oluşturabildik mi?

Kalp birliği açısından mı bakıyoruz meselelere yoksa planlı eller tarafından çizilen, aslında sanal ayrım manasına gelen coğrafi sınırlar üzerinden mi değerlendiriyoruz?

Neden yeryüzü üzerinde şu anda hayat süren Müslümanlar olarak kalbî bir duyarlılık geliştiremiyoruz?

Bu saldırıların esas sebebi gerçek bir imân birliği oluşturamamış olmamamız olabilir mi?

İmânda birlik sağlayamayan, tevhidi oluşturamayanlar bu saldırıları önleyebilir mi?

Kıyâm kavramını sadece namazda ayakta durmak olarak değerlendiren bizler, bu meseleyi çözebilir miyiz?

Bir Hüseynî kıyamı gerçekleştirebilir mi?

Kendi iç dünyasında âdil olamayanlar meydana gelen bu zulümlere gerçek bir karşı eylem gerçekleştirebilir mi?

Mesele düşündüğümüzden daha derin değil mi?

Bir “İman Eylem Planı” gerçekleştiremeyenler zulme karşı adâlet kıyamını başarabilirler mi?

Hayatımıza imânın gerçek şafağı doğmadığı sürece bu kıyâm bilincine ulaşabilir miyiz?

Kur’ân-ı Kerîm’in gerçek talebesi hüviyeti kazanıp, onu anlayarak yüksek bir idrâke ulaşıp hayatımızın hayatı haline getiremediğimiz sürece bu türlü acılara karşı gerçek bir savunmaya geçebilir miyiz?

İlmihal kitaplarında hızlı ve kısa bir bakışla bulabileceğimiz amelî meseleleri yıllar yılı tartışma konusu haline getirip birbirine düşen bir anlayıştan yüksek bir cihat çıkışı beklenebilir mi?

Bu gerçekçi midir?

MESCİDİNE sahip çıkamamış olmanın zilleti boynumuzdadır.

Ateşten bir tasmadır.

Bu ise gerçek bir imân diriliğine ve dirilişine henüz ulaşamadığımızın kanıtıdır.

Mesele derinlerdedir.

Hissettiğimizden, düşündüğümüzden çok daha derinlerde…

Kur’ân’la gönül mescidimizi diriltemediğimiz sürece kutsal mekânlarımızı koruyamayacağız.

Mescitlerimizi, mâbedlerimizi muhafaza edemeyeceğiz.

Çünkü kalplerimizi koruyamadık.

Şirkten âzade kılamadık.

Tevhit olamadık.

Gerçekler muvahhitler mertebesine çıkamadık.

Fırkalara bölündük.

Parçalandık.

Bizi mahveden bu manevi virüse her birimiz kendimizce gerekçeler bulduk.

Oysa Rabbimiz bize birlik olmamızı emretmişti.

İpine sımsıkı sarılmamızı ferman buyurmuştu.

Bunu başaramadığımız zaman dağılacağımızı bildirmişti.

Rüzgârımızı kaybedeceğimizi haber vermişti.

Hüsrânla yüz yüze geleceğimizi  söylemişti.

Suçlamamız gerekenleri suçlayalım, evet.

Kınayalım, evet.

Tel’in edelim evet.

Peki, bu yeterli mi?

Yetti mi bugüne kadar?

Kalbimize sahip çıkabildiğimiz vakit, Kur’an’ın emrettiği katışıksız imânı elde edip cihat farzını kavrayarak harekete geçtiğimizde durumlar değişecek.

Yoksa hep ellerimizi dizlerimize vurup bu işin edebiyatını, vahlanmasını, yakınmasını dün yaptığımız gibi bugünde yapmaya devam edeceğiz.

Hiçbir şey değişmeyecek, biz değişmeden…

Allah bize ferâset versin.

İzân versin.

Gerçek imâna eriştirsin.

Âmin.

Ya Selam!

09.05.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/mescidine-sahip-cikamamak/625560

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir