ÖYLE Mİ, BÖYLE Mİ?

HER BİRİMİZ her şeyin bir ucunu tutuyoruz.

Bir yanını önceliyoruz.

Öne çıkarıyoruz.

Belirginleştiriyoruz.

Diğer yanını genellikle düşünmüyoruz.

Görmüyoruz.

Görmek istemiyoruz.

Hatta kimi zaman yok sayıyoruz.

Dahası bununla mücadeleye girişiyor, alt etmenin imkânlarını bulup zorluyoruz.

Bu, bir sınır ihlali değil mi?

Kabalık barındırmıyor mu?

Tahakküm zehri içermiyor mu?

“Ben görüyorum, sen görmüyorsun” anlamı taşımıyor mu?

“Benim önceliklerim seninkileri döver” gibi bir kabarma hâli değil mi?

“En doğrusu benim gördüğüm, en iyisi benim bildiğim, en harikası benim yaptığım” gibi bir anlayış kişinin kibir paraşütüyle yukarıdan aşağılara doğru bakıp meydan okuması mânâsına gelmiyor mu?

O, öyle değil.

Bu, böyle değil demek değil mi?

Yani “Has benim, ham sensin” suçlaması sayılmıyor mı?

Gündelik ve sosyal hayatımızda yaşadığımız bu “Öyle mi, böyle mi?” polemiği dünyamızı tarumar etmiyor mu?

Hafakanlara sürüklemiyor mu?

Mengenelerde sıkmıyor mu?

Herkesi kendimize benzetme mücadelesinden yorulmadık mı?

“İlla benim dediğim olacak, çünkü en doğrusu ve en hakikisi budur” bencilliğin zirvesi değil mi?

Kendimizi özne olarak görüp çevremizdekilerin tümünü bize hizmet edecek, isteğimize göre yaşamak zorunda olan uydular hâline getirmek değil mi?

Zorbalık bu esasen.

Kendini tiran hâline getirmektir.

“Doğruysa ben söylerim, iyiyse ben yaparım, kötüyse ben savarım” demek aslında kendinde olmayan bir gücü varsayıp herkese de kabul ettirme çılgınlığı değil mi?

Hatta bir nevi “Tanrıcılık” oynamak mânâsına gelmez mi?

EŞİNİ kendi malı gibi görmeye gitmiyor mu bu düşüncenin ucu?

Çocuklarına kendi uzvu muamelesi yapmak değil mi?

Çalışanlarını ücretli köleler durumuna sokmuyor mu?

Öğrencilerini mutlak itaat noktasına taşıyarak ölü gibi olmasını istemenin adı özgürlük gasbı değil mi?

İşte tüm bu sebeplerle “Öyle değil, böyle” derken kırk defa düşünmek gerek.

Neye göre öyle değil de böyle olduğunun makul, aklı ikna eden, kalbi tatmin eden bir izahı bulunmalıdır.

Eğer bu yapılabilmiş olsaydı zaten baskıcı olunmazdı.

Başka fikir ve düşüncelere kapı aralanır, tefekkür masasına getirilir, üzerinde birlikte düşünülerek akıl yürütülürdü.

“ÖYLE Mİ, böyle mi?” kavgaları nice hayatı karartıyor.

Ailelerde huzuru berhava ediyor hatta yıkıyor.

Çocukları düşman saffına itiyor.

Huzur ve sükûnun hayatımızdan sürgün ediyor.

Etkileri bununla mı sınırlı derseniz, hayır.

Dinî konuları bile bu kusurlu anlayış, yanlış düşünüş düzleminde ele almıyor muyuz?

Hüküm bir iken bu kısır döngüye girerek âlemimizi içinden çıkılmaz, yaşanamaz hâle getirmiyor muyuz?

Birbirimizin yakasından tutmuyor muyuz?

Cedele yeltenmiyor muyuz?

En doğrusu benim yorumumdur demiyor muyuz?

Kimimiz dinimizin teskin edici, sükûn buldurucu, yatıştırıcı, dindirici, şiddeti ve hiddeti izale edici, ıstırabı yok edici yönünü öne çıkarıp bununla çerçeveleyip dondururken bazılarımız da onun uyarıcı, dinamik hâle getirici, konfor bozucu tarafını öncelemiyor mu?

Oysa yüce kitabımız cenneti özendirici âyetleri içerirken aynı zamanda cehennemden korkutucu, uzaklaştırıcı âyetleri de barındırıyor.

Nebiler hem beşir hem de nezir olma özelliği ile tebliğlerini yapıyor.

Bir taraf diğer yöne karşı değil.

“Öyle mi, böyle mi?” dedirtmiyor bize.

Hem o yönünü hem bu tarafını kemâliyle seçimimiz için sunup önümüze koyarak aklımızı çalıştırmamızı istiyor.

Kâr ve zarar analizi yapmamızı sağlıyor.

Tek taraflı değil çok yönlü düşünmemizi salık veriyor.

Peki, biz nasıl bir Kur’an mü’miniz ki tek yönü tercih edip bunun kavgasına tutuşuyoruz?

Evet, din hem teskin edici hem de uyarıcıdır.

Bize düşen tek kanatla uçmaya çalışmak değil dairesel bakıp üç yüz altmış derece görmektir.

Ya Selâm!

17.01.2022

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/oyle-mi-boyle-mi/666434

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.