SADIK

GİRMEDİĞİ sokak,  zorlamadığı çıkmaz, adımlamadığı cadde bırakmadan dolaştı, durdu.

Yönünü bir bu yana bir diğer tarafa müezzinlerin döndüğü gibi dönerek yüksek sesle ünledi: SADIK…

Aradığını bulamadı.

Kimse ne aradığını zaten anlayamadı.

Günlerce dolaştıktan, ayakkabı eskittikten sonra yorulup bîtap düştü.

Kenar mahallenin cami avlusundaki bankta geceledi.

Üşüdü.

Ayaklarını karnına çekerek ısınmaya çalıştı ama nafile.

Titremelerine söz geçiremedi.

Sabah namazı için semtin genç, yaşlı sakinleri birer ikişer camiye döküldü, divana durup el bağladı.

Rükû etti, secdeye vardı.

Ardından tesbihatını yaptı.

Ellerini semaya açıp yalvarıp, yakardı.

Huzurla ellerini yüzüne sürüp imamın mihrapta harika bir seda ve makam ile okuduğu Kur’an-ı Kerimi huşuyla dinledi.

Ardından herkes kulluk vazifesini yerine getirmenin verdiği ruhaniyetle birbiri ile musafaha edip “Allah kabul etsin” temennisinde bulundu.

Yine geldikleri gibi birer ikişer camiden çıkıp evlerine tatlı bir rehavetle dağıldılar.

Çoğu avluya belediyenin koyduğu kırık bankta yatan bu yaşlı adamı görmediler.

Bazılarının gözü ilişti ama oralı olmamayı tercih ederken bir iki tanesi homurdanarak yanından geçip fırından kahvaltı için sıcak ekmeklerini alıp evlerine döndüler.

İmam da aynı şekilde caminin cümle kapısını dikkatle kilitleyip sakallarını özenle düzelttikten sonra emin adımlarla yürüyüp gitti.

Gün ışımadan çöp kutularından kağıt toplayıp rızkını çıkartmak için sokaklara düşen uzun boylu zayıf genç arkasındaki çekçek ile hızla ilerlerken bir inilti duydu. Başını çevirdiğinde ihtiyarı gördü. Elindeki eldivenleri çıkarmaya bile fırsat bulamadan duvardan atladığı gibi bankın başına ulaştı ve dedeyi omuzlarından tutup; “Emmi ne işin var burada?” diye sordu.

Adam gözlerini yarım yamalak aralayabildi.

Bitkindi.

Bedeni gibi ruhu da üşümüştü belli ki.

Dudaklarından belli belirsiz “Sadık” dediği duyuldu.

Genç “Benim adım Sadık değil Emmi” diyerek cevapladı ihtiyarı.

“Adını bilemem ama imanım sen sadıksın” dedi.

Daha fazla üstelemedi genç, koltuğuna girerek şadırvana yanaştırdı, elini yüzünü yıkayarak karşı kaldırımda camları buharlandığından içerisi görünmeyen çorbacıya götürdü.

Karşılıklı iki sıcak çorba içtiler.

Hiç konuşmadılar.

Adam canlandı, yüzüne renk geldi.

Müsaade isteyip ayrılırken gencin alnından öptü ve kulağına “Sen sadıksın” dedikten sonra uzaklaşıp gözden kayboldu.

Giderken yine sağa sola dönerek yüksekçe seslenmeyi ihmal etmedi: SADIK…

ARKADAŞIM yıllar evvel yaşadığı bu hatırayı önceki gün benimle paylaştı.

Hâlâ etkisindeydi.

“Çok aradım sonra ama bulamadım” dedi.

“Adam dağdan şehre inmiş. Günlerce sadık diye seslenmiş, sesine bir ses alamamış, bulamamış, tekrar dağa çıkmış…” şeklindeki rivayetleri aktardı.

Hakkında söylenenler bunlarmış.

ÜSKÜDAR’DA sırtımızı duvara verip “Semai Kahve”nin çaylarını arka arkaya devirirken adının Şerafettin olduğunu öğrendiğimiz saçına ve sakalına kırların hücum ettiği mütebessim zat bize dönüp “Destur var mı?” diyerek söze girdi.

“Estağfirullah buyrun” dedik.

“Erenler, insanlar meseleye isim olarak bakmışlar, yanlış yapmışlar” dedi.

Meğer o konu tamamen başkaymış.

O, adı sadık olan birini değil kendine sadık olan birini arıyormuş.

İlkin Allah’a verdiği ahdini unutmayan, fıtratını bozarak yozlaşmamış hakiki insanı soruşturuyormuş.

Özetin özeti şudur:

Aslımızı muhafaza edemedik.

Gerçeğe uygun yaşayamadık.

Dostluğu ve gönülden bağlılığı çıkarımızın oranına göre ayarladık.

Hakiki kalamadık, sahteleştik.

İhlas, samimiyet, dürüstlük, vefa dillerde daha çok dolaşıma girdi ama kalplerde yeri kalmadı.

Adımızın değil özümüzün sadık olması gerektiğinin idrakine ulaşmak niyazıyla.

Ya Selâm!

10.01.2022

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sadik/665142

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.