SAĞLAM İP

DÜN Rüzgâr ile bir bayram muhasebesi yaptığımızı aktarmıştım. İşin eni boyu paylaştığım hususlardan daha geniş ve daha kapsamlıydı elbette.

Dikkatli bir okuyucu “Hiss-i Kable’l Vuku” ile bu durumu fehmetmiş olmalı ki, bu muhabbet burada bitmiş olamaz anlamına gelen bir yorumla meseleyi açık etti.

Haklıydı. Konuşulanlar paylaştığımdan daha fazlaydı.

Uzun zamandır bir araya gelemeyen iki kişinin sohbeti, yasakların kısıtladığı buluşmaları da dikkate aldığımızda bu kadar kısa olamazdı. Olmadı da nitekim!

O yazıda bahse konu kadarını ifade etmekle yetinmiştim.

SÖZLÜKTE “ip, bağ; sebep, vasıta; damar” gibi mânâlara gelen “Habl” kelimesi mecâzi olarak “Ahid, zimmet, eman” anlamlarında da kullanılan “Hablullah” konusu gündeme gelmiş ve üzerinde epeyce konuşulmuştu.

“Habl” Kur’ân-ı Kerîm’de ikisi çoğul olmak üzere tam yedi yerde geçmektedir.

Tâhâ Sûresi 66; Şuarâ Sûresi 44; Tebbet Sûresi 5 ci âyetlerinde “İp” olarak geçtiğini görüyoruz.

Âl-i İmrân Sûresi 112 ci âyette “Ahid ve zimmet” anlamında kullanılırken Kâf Sûresi 16 cı âyette ise “Damar” mânâsında kullanılmıştır.

Yaygın olarak bildiğimiz ise Âl-i İmrân Sûresinin 103. âyetinde geçen “Hablullah” vurgusudur.

Müfessirlerce mecâzi bir ifade olarak kabul edilip yorumlanan bu âyette maksadın “Allah’ın kitabı” olduğu ifade edilmektedir.

Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerîm derin çukurlara düşmüş biz insanlığa sarkıtılan bir ip…

Bir nur, bir ışık…

Hidâyet…

Bu konular üzerinde epeyce sohbet edilip tefekkür yoğunlaşması sağlandıktan sonra şu soru düştü ortaya: Neden bu ipe sarılmıyoruz?

Herkes gördüğü açıdan ipi tarif ediyor. Üzerinde konuşuyor. Uzun uzun izahlarda bulunuyor.

O ipe sarılmak gerektiği vurgulanıyor. Tutunmanın lazım geldiği belirtiliyor.

Ama sonrasında bir tıkanma söz konusu oluyor.

Bu ipin mahiyetiyle ilgili anlamak için ilk adım olan sorgulama niyeti taşıyan sorulara cevaz verilmiyor. Bunu bir itiraz, bir reddediş şeklinde yorumluyorlar.

Bizler yaşımız gereği daha çok itaat kültüründen izler taşıdığımız ve buna göre karakter şekillenmesine tâbi tutulduğumuz için fazlaca soru sormadık. Kurcalamadık.

Sorduğumuz vakit imanımızı kaybedeceğimiz korkusu yaşadık.

Peki, şimdiki nesil böyle mi? Yeni gençlik buna razı mı? Hayır.

Onlar eni boyu sorguluyorlar. Soru sormaktan korkmuyorlar.

Özgürlüklerini ve iradelerini kullanıyorlar.

Bu sorulardan biz büyükler önce kaçıyoruz, başaramazsak yasaklama cihetine gidiyoruz.

Çünkü ikna edici cevaplar üretemiyoruz.

Şimdiki acar ve sorgulayıcı gençlik yeni sorulara verilen eski cevaplarla tatmin olmuyorlar.

Bu defa bizden daha kötü kör kuyulara düşüyorlar.

Sıkça konuşulmaya başlanan “Deizme” belki bu ve benzer sebeplerle sürükleniyorlar.

O gençlere “Bu Allah’ın ipidir, sorgulamadan inanacaksın” gibi telkinler etki etmiyor.

Ya da “Anlamak için önce şu ilimleri, şu usulleri yıllarca tahsil edip öğrenecek ancak mânâsına ondan sonra ulaşacaksın” tarzındaki yönlendirmelerimiz ise neticesiz kalıyor.

Sorumlu olduğu kitabı sorguluyorlar, çünkü anlamak istiyorlar.

Bu yöntemi bizden önceki nesil olan büyüklerimiz yanlış anlıyorlar.

Azarlamalar söz konusu oluyor. Ayar verme girişimleri görülüyor.

Biz onlara “Allah’ın ipi” olan Kur’an’a sarılın derken onlar önce o ipin ne kadar sağlam olduğunu anlamaya çalışıyorlar.

Aklını çalıştırıp ayrıntılara giriyorlar.

Ve doğru olanı yapıyorlar.

Kendisine farz kılınmış bir kitabı anlamak için didik didik etmelerinden daha doğru ne olabilir?

Bundan korkmamak gerek. Kaçmamak gerek.

Önlerine bariyerler kurmak yerine teşvik edip doğru rehberlik sağlamak icap ediyor.

SOHBETTE konuşulanlardan aklımda yer eden duygu şu oldu:

Biz büyükler Kur’an-ı Kerîm’in bu şekilde okunmasından korkuyoruz.

Oysa bu temelsiz bir korku.

Zira Kur’an’ın kendisi “Açık” ve “Açıklayıcı” olduğunu bize bildirmiyor mu?

Kur’an ile kendimizi açıklamazsak kendilik bilincine nasıl ulaşacağız?

“Kendini bilen Rabbini bilir” şuurunu nasıl kazanacağız?

Kur’an ile kâinatı okuyamaz Onun bu konudaki açıklamalarına vâkıf olmazsak tabiatla nasıl doğru bir ilişki kuracağız?

İŞTE bu sebeple Rüzgâr bana “Allah’ın ipinden daha sağlam bir ip olur mu?” diye sordu.

“Olmaz” dedim.

“O halde saygıyı elden bırakmadan Ona yönel… Sorularını Ona sor. Korkma” dedi.

Endişe yüklü olarak sayıp sevdiğimiz, ilmine, bilgisine, samimiyetine itimat ettiğimiz bazı büyüklerimizin bu konudaki uyarılarını hatta şiddetli ikazlarını dile getirdim.

“Anlamadan da olsa okuyun, sevabını alırsınız” şeklindeki hepimizin sıkça karşılaştığı yönlendirmeyi dile getirdim.

Şu cevabı aldım:

“Bu bizim gibi yaşı ilerlemiş ve o yönde eğitim almış kişilerin klasik yaklaşımıdır. Ama Kur’an’a uygun bir yaklaşım değildir. Görevimiz sadece Onu okumak değildir, anlamaktır. Hatta öncelik bundadır.”

Sonrasında ciddi bir özeleştiride bulundu.

“Bizler ne yazık ki, vahiyden yana görünüp Ona engeller koyduk. Allah bu “Apaçıktır” derken bizler “Açık değildir, anlaşılmaz” dedik. Farkında olmadan Allah’a itiraz eder gibi konuşmalar yaptık.”

Uzunca bir sessizlikten sonra “Kabul etmesi zor ama bilinçaltımıza ‘Vahyi yetersiz görmek’ gibi bir kabul yerleştirdik.” dedi.

“Estağfirullah Efendim” dedim.

“Bu aslında Yahudi ahlakıdır. Hz. Musa’dan kendilerine göre başka bir Musa çıkardılar. Tevrat’tan kendilerine göre başka bir Tevrat çıkardılar. İlaveler, çıkartmalar yaptılar. Bazı hususları gizlediler. Kendilerini vahyin üzerinde otorite kabul ettiler. Kitabın dediği değil yapılması gereken bizim ondan çıkardıklarımızdır büyüklenmesine düştüler. Dindar görünüp Hak dinden başka bir din ürettiler ve gerçek din budur dediler. Yıllardır fark edemediğim şu ki; bizler de onlara benzemişiz. Biz olmadan anlayamazsınız tavrına girdik. Kur’an’ı değil evvela bizim anlattıklarımızı dinlemelisiniz dedik” dedi.

Elim ayağım buz kesti.

Kendine karşı bu şiddette bir eleştiriyi şimdiye kadar kimseden işitmemiştim.

Ne diyeceğimi bilemedim.

İNSANLARIN anlatımları yetersiz olabilir. Kısıtlı olabilir.

Bizim anladığımız da aynı şekilde eksikli olabilir. Kusur barındırabilir.

Ama madem Kur’an’a talebe olmayı kabul ettik, ölünceye kadar bu gayretimizi ayakta tutacak Allah’ın ipinden daha sağlam bir ip olmayacağı bilinciyle sürekli öğrenmeye devam edeceğiz.

Başka çıkar yol görünmüyor.

Okuyacağız, inceleyeceğiz, soracağız, öğreneceğiz.

Ve ölünceye kadar Kur’an’a sahih bir öğrenci olma bilincini ve gayretini kaybetmeyeceğiz.

Ya Selâm!

20.05.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/saglam-ip/627883

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir