SEN O’NA MUHTAÇSIN!

RÜZGÂR geldi.

Henüz bayramlaşmıştık ki; ilk sarsıntı cümlesi geliverdi. “Sen O’na muhtaçsın, O sana değil” dedi.

Hiç şüphesiz öyle.

Allah’a muhtaç olmamak mümkün mü? Her yaratılmış O’na muhtaç.

Rahmetine, merhametine, inâyetine, tevfîkine, yardımına, ihsânına, ikrâmına…

Bu olmazsa zaten hayat diye bir şeyden bahsetmemiz mümkün mü?

Her an, her saniye O’na muhtacız.

Buna benzer düşünceler zihnimde akıp dururken devam etti:

“Tamam, muhtaç olduğunu kabul ediyorsun, buna bir itirazın yok ve olamaz zaten ama bu muhtaç olma durumunu şuur hâline getirmelisin. Yoksa lafta kalır.”

“Bu nasıl olacak peki?” dedim. Ölçüyü verdi.

“Yüce Rabbimize ne kadar muhtaç olduğumuzun bilinci Kur’an’la ne kadar hemhal olduğumuz ile değerlendirilir.”

Çok önemli bir prensip, değerlendirme ölçütü değil mi sizce de?

MÜBAREK Ramazan ayı geride kaldı.

Her birimiz kendimize göre bir “Eylem Planı” yaparak en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştık.

Cüzlerimizi okuduk. Hatimlerimizi tamamladık.

Bununla yetinmeyip yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim ile bir anlam ilişkisi kurmaya çalıştık.

Tefsirler okuduk, mealler üzerinde çalıştık. Hadis-i Şeriflerden yararlandık, Siyer-i Nebi’yi gözden geçirdik. Sosyal mecralarda yapılan programları takip edip hocalar dinledik…

Yani bir gayretin içine girdik. Bilgilerimizi geliştirdik.

Bunların bir ikrâmı olarak da “Şükür Bayramı” yaptık.

Hamdolsun.

ŞİMDİ bize düşen nedir?

Bu gönül diriliğimizi devam ettirme çabasını sürdürmek…

Bir adım bile geriye düşmemek. Hatta mümkünse bu gayretimizi sistematik ve sürdürülebilir bir noktaya taşımak…

Bu olur mu? Evet, istersek neden olmasın?

KUR’AN’IN bize değil, bizim Ona muhtaç olduğumuzun idrâkinde olursak olur.

Kur’an hayat kaynağı…

Hayy olan Rabbimizin yüce buyruğu…

Bizler de hem madde hem mânâda hayat bulmak istiyorsak bu billur kaynaktan uzak kalmamalıyız.

Bu kötülüğü kendimize yapmamalıyız.

Eğer bunu yaparsak kendimize şeytanın vereceği zarardan daha fazlasını vermiş olmaz mıyız?

Şeytan bundan daha öte, daha derin, daha örseleyici, daha kaybettirici ve kahredici ne yapabilir ki bize?

Mübarek Kur’an canlıdır. Donmuş bir kitap değildir.

Vahiy kıyamete kadar her dem tazedir.

Taptazedir.

Bizim de canlı, taze ve yenilenmiş olmamız bu kaynaktan ne kadar usulüne uygun yararlanmış olmamızla bağlantılıdır.

Onun bu özelliği zamana bağlı değildir.

Mekânla sınırlı değildir.

Tüm zamanların, tüm çağların gerçeği budur.

BAŞKA şeylerde söyledi.

Bir nevi bayram muhasebesi oldu.

Ramazan’da başlamış olduğumuz heyecan ve gayreti sürdürmemi istediği belliydi. Yasak filan dinlemeden bunları söylemek için bir yolunu bulup gelmesi meselenin ehemmiyetini gösteriyordu.

“Tevhid bir bütündür” dedi ve devam etti, “Parçalanması, dağılması, ayrışması mümkün olmayan bir bütün. İmanın temelidir. Varlığın da temeli…”

Demek ki; biz bu hakikati anlayıp hayatımıza geçiremediğimiz için İslâm dünyası olarak tam bütün olamadık.

Bölük pörçük olduk.

Parçalara ayrıldık.

Ayrı şubeler oluşturduk.

Vahdet sırrından ırak düştük.

Yakındığımız ve şu günlerde de özel gündemimiz olan Siyonist İsrail’in “Mescid-i Aksa Saldırıları” da bunun en bariz göstergesi değil mi?

Hayat veren vahiyden hayat bulamamış olmamızın bundan daha can acıtıcı bir kanıtı olabilir mi?

Allah’ın Hayy olarak Kur’an ile bizimle konuştuğunu unutmamış olsaydık Müslümanlar paramparça olmayacak ve şerrin karşında yekvücut duracak, işe yarar bir varlık gösterebilecektik.

Birbirimizi yok etmeye çalıştıkça enerjimiz sıfırlanıyor ve küfür daha çok belimizi büküyor, bize diz çöktürüyor.

Biz ise yakınmalarla yetiniyoruz.

Beddua seansları ile karşı koymaya çalışıyoruz.

Sosyal mecralarda çokça paylaşımlar yaparak bu işin üstesinden gelebileceğimizi düşünüyoruz ya da kendimizi bu şekilde rahatlamayı seçiyoruz.

Kur’an’ı anlamadıkça, Ona uygun bir düşünce, fikir ve eylem geliştirmedikçe her sene tekrarlanan saldırılara karşı bizim de tekrarladığımız bu karşı koyuşlar işin çözümlenmesine yeter mi dersiniz?

Bunları elbette yapmayalım demiyorum, önemsiz demiyorum. Bu mecraları sonuna kadar kullanalım, gündem oluşturalım, tüm dünyaya sesimizi duyuralım. Politik ve diplomatik tüm yolları deneyelim ve bütün imkânlarımızı seferber edelim. Tamam ama bunlar bu Siyonist saldırıları durdurmak için yeterli mi, daha başka şeyler de düşünelim diyorum!

Tüm bu olaylar bizim Allah’a olan ihtiyacımızı yüce kitabımıza daha doğru ve sahih bir biçimde yönelmemizi işaret ediyor olabilir mi?

Bu düşünülmeye değmez mi?

Allah Kur’an’da Es Samed olarak konuşuyor.

O, her türlü eksiklikten, noksanlıktan münezzeh olduğuna göre biz iman etmiş olanlar O’nun kitabı olan Kur’an-ı Mübîn’in de eksiklik içermediğine inanmıyor muyuz?

Bizler o eksiksiz kitaba tam bir yönelişle yönelebildiğimiz vakit eksiklerimizi tamamlayarak şerre karşı doğru, etkili ve sonuç alıcı bir duruşu gerçekleştirmiş olmayacak mıyız?

Neticesiz kalışlarımızda bu mevzunun payı yok mudur?

USTA son olarak şunları söyleyip gitti.

“Kur’an mükemmeldir. Eksiksizdir. Zamana ve zemine bağlı değildir. Tüm zamanları ve mekânları kuşatmıştır. Bizim yetersizliklerimiz Kur’an’ı yeteri kadar ciddiye almayışımız ve ondan tam yararlanamayışımızdandır. Mükemmel olmak istiyorsak kaynak orası. Şerre karşı caydırıcı davranışlar geliştirmek istiyorsak kaynak orası. Bunu başarabilmek için kitaba parçacı yaklaşma. Bütüncül bak.

Unutma ki; O, sana muhtaç değildir, sen Ona muhtaçsın!”

EVET, beşer anlatımları yetersizdir, mealler, tefsirler eksiklik içerebilir ilgili âlimlerin bilgileriyle orantılı olduğu için.

Ama Kur’an’dan başka çâremiz yoktur.

Ve Ona çok muhtacız.

Ya Selam!

19.05.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sen-ona-muhtacsin/627678

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir