SEN ÖNCE GÖZÜNÜ TERBİYE ET

KAÇ zaman önceydi tam hatırlamıyorum. Ama etkisi hâlen üzerimde devam eder.

Dostların övmesi üzerine oturduğumuz mekândan kalkıp sohbet edilecek eve gitmiştik.

Yanımızda bizden yaşça oldukça ileri, bilgi ve hikmet bakımından ise her zaman istifade ettiğimiz adını bilmediğimiz bir büyüğümüz vardı.

Kendi halince idi.

Kimselere karışmaz ona buna ayar verme derdine düşmezdi. O kendi iç ayarlarıyla meşguldü.

Nazarı dışarıya değil içeriye çevriliydi.

Sözünü söylerken özellikle birini muhatap alıp incitmekten sakınır ortaya sessizce bırakırdı.

O söz bombası, idrak ettiğimizde daha sonra bizlerin içinde infilak eder günlerce kendimizi toparlayamazdık.

Bilgin ya da bilge anlamında aramızda ona “Ârif” derdik.

Ama kimse adını bilmezdi. Buna ihtiyaç da duymazdık.

GİTTİK.

Selam verip gösterilen yerlere hemen çöküverdik.

Dostumuza yaşına hürmeten daha uygun bir yer gösterilmişti. O da oraya sessizce oturuverdi.

Sohbet başladı.

GÜÇLÜ bir hatipti dinlediğimiz.

Kelimeleri yerli yerinde kullanıyor önemli olduğuna inandığı yerlerde tonlamasını değiştiriyor böylece dikkatleri ayakta tutmayı başarıyordu.

Pür dikkat dinliyorduk.

SOHBETTE dini referanslar veriyordu.

Onları zaman zaman zorlayıcı ileri tevillere götürse bile istifade ediliyordu.

En azından bağlamından tam kopardı diyeceğiniz bir zaman tekrar dönüyor metnin ilk anlamına bağlıyordu sözü. Tamamen uçup kaçmaktan çok daha iyiydi.

Bu kulaklar Kur’an’dan denilerek nice Kur’an’a aykırı sözler dinledi.

Peygamberimizden denilerek nice onun mübarek örnekliğine ters anlatımlara şahit oldu.

Bir ben mi? Hayır. Hepimiz bunu yaşamışızdır.

KONUŞMACI da bir tuhaflık vardı ama.

Anlatımlarıyla uyuşmayan bir hâl… Rahatsız edici bir bakış…

Gözleri sürekli rasat ediyordu dinleyenleri.

Hem bir nevi göz hapsinde tutuyor aynı zamanda etkiyi kontrol ediyordu.

Sanırım bu şekilde itaat ettirmeyi başarıyordu.

FARK ettiğimde bunu, üzerimdeki tüm etkisi dağıldı. Zerre tesiri kalmadı.

Birden bire aldığım lezzet kesildi.

Bir tiyatral durumla karşı karşıya olduğum hissine kapıldım.

Az evvel çok etkili bir hatip olarak gördüğüm konuşmacı bu andan itibaren rolünü başarıyla oynamaya odaklanmış bir oyuncu idi gözümde.

Sanki söylediklerine inanmıyordu.

Muhataplarına sırf bunları söylemesi gerektiğini düşündüğünden söylüyordu.

Kendine ait bir duygu değildi. Kendine mahsus bir inanç değildi. Kendi yaptığı işler değildi.

Bu fikirler zihnime üşüşünce rahatsız oldum. Kendi kalbimin bozulduğuna hükmettim.

Sonra çevremdeki insanlardan da bu yönde duyuşlar olduğunu fark ettiğimde yalnız olmadığımı görerek kısmen rahatladım.

NASİHATÇİLERİN nasihatlerinin neden etkili olmadığını anladım.

Bu kadar konuşmacı her yerde söz savuruyordu.

Üniversite mahfillerinde, cami kürsülerinde, minberlerinde, dershanelerde, tekkelerde, arkadaş dost ortamlarında, televizyonlarda, radyolarda, sosyal mecralarda, gazete ve dergi sayfalarında ne çok kelime tüketiliyordu.

Buna karşın neden bizlerde bir düzelme emaresi görülmüyordu?

Neden şifalanamıyorduk?

Neden düştüğümüz kuyulardan çıkamıyorduk?

Sarıldığımız ipler ne sebeple bizi yukarı çekemiyordu?

Tüm bunları düşünüp durdum.

Derken bir sessizlik zuhur etti.

Acaba kalbimize düşen bu kuşku hatibin akışını mı bozmuştu?

Bizi saran hipnotik etki sona mı ermişti?

Ne olduğunu tam olarak teşhis edemesem de bir şey olduğunu anlıyordum.

ARAMIZDA ismini bilmediğimiz yaşından dolayı bilge dediğimiz kişi başı önde dizlerini birbirine yapışmış halde sessizce duruyordu.

Sanırım konuşmacı onun sessiz seslenişlerini duydu.

Onun sahicilik aynasında kendi sahte hâlini gördü.

Ve akış bu nedenle kesildi.

TAHMİNİM doğruydu.

Uzun süren bir sessizlik sonrasında yüksek ve biraz da şatafatlı koltukta oturtulan konuşmacı bu yaşlı bilgiye döndü.

“Efendim” dedi “Sohbet buyurmaz mısınız?”

“Rica ederim” diye cevapladı ama herkeste bir beklenti oluştu.

Bu bir gönül niyazıydı.

Kendiliğinden bu dâvetinden olmayacağı şeklindeki bir anlayışa sahip olduğundan karşılıksız bırakamazdı. Öyle de oldu.

ÖNCE Hak ismini andı, besmele çekti. Sonra Fahr-i Kâinat Efendimize salat etti.

Ehl-i Beyti Mustafa’nın ruhaniyetine sıcacık bir selam gönderdi.

Ve edep dairesinde konuşmaya başladı.

 “KÜÇÜKLÜĞÜMDE çok yaramazdım. Göz terbiyesi nedir bilmezdim.” dedi.

İçimde bir kıyâmet koptu.

Tüm zerrelerim dağıldı. Paramparça oldum.

“Dedem beni uyardı. Sen önce gözünü terbiye et.”

MEĞER göz terbiyesi gönlün terbiye edilmiş olmasının belirtisiymiş.

Aklın sınırlarına rıza gösterdiğinin bir işaretiymiş.

Ruhun sahici sahralarda dolaşıp hakikate âşina oluşunun tezahürüymüş.

Hatta dilin bile nasıl döneceğinin ölçülerini belirlermiş.

Göz terbiyesi sadece ressamlara, tasarımcılara, görsel uzmanlara, hattatlara, fotoğrafçılık ustalarına mahsus bir kavram değilmiş.

Gönül ustası olmak da buradan geçiyormuş.

Ruh tamircisi olmak ancak bu hünere sahip olanlara nasipmiş.

Demem o ki; bu mesele mühim!

Gözün mahremiyet alanına riayet etmesi veya etmemesi gerisinde barındırdığı nice konuyla bağlantılıymış.

Niyazımız şu olsun.

Rabbimiz bizleri gözünü terbiye etmişlerden eylesin.

Âmin.

Ya Selam!

04.06.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sen-once-gozunu-terbiye-et/630746

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir