ŞİRKE DÜŞTÜĞÜNÜ BİLMEDEN ‘MÜŞRİK MÜMİN’ OLARAK YAŞAMAK

UĞUR CANBOLAT

ÖNCEKİ gün bu sütunda “İman İnkârdır” başlığı ile şirk ve tevhit üzerine yazmıştık.

Tahmin ettiğim üzere epeyce geri dönüşler oldu. Yorumlar yapıldı. Özel mesajlar gönderildi.

Beni şaşırtan ise birkaç arkadaşımın sanki sözleşmiş gibi benzer bir cümle kurmasıydı.

“Biz şirkte olduğumuzu bilmiyormuşuz.”

MÜMKÜN mü bu? Evet, mümkün.

Anlayarak Kur’an-ı Kerimi okuma eylemini gerçekleştirmediğimiz sürece olacak olan budur.

Kendimizi bir numaralı tevhit eri görüyorken aslında tam da şirkin göbeğinde yaşıyor olabiliriz.

Bu meseleden daha büyük, daha ciddi, daha hayati bir konumuz olamaz.

Ömrümüzün tüm gündüzlerini oruçla, bütün gecelerini ibadetle, bulduğumuz her fırsatı zikirle geçirmiş olsak bile eğer tevhidi anlamayarak şirkin içine düşmüşsek tüm amellerimiz boşuna olacaktır.

“Müşrik müminler” olarak ilahi gerçeklerden habersiz yaşamak ne kadar da acı.

Hayatın öte yakasında can yakan ve hiç istemeyeceğimiz büyük bir sürprizle karşılaşabiliriz.

Hayat amacı olarak ilk sıraya ne konulmalıdır diye kendimize bir soru sorarsak bunun asla değişmeyecek tek cevabı vardır: ŞİRKE DÜŞMEMEK.

ŞİRKİN karakteri “Kendini ortak koşuyor” görmemektir.

Hatta daha da ötesi kendisini “En iyi mümin” şeklinde tarif edebilmesi ve belki de yine kendince uygun görmediklerini “Ortak koşmakla suçlayabiliyor” olmasıdır.

“En iyisi benim” der.

“Benim kalbim temiz” der.

“Ben dinimi Allah ilmine sahip şu kişiden öğreniyorum” güvencesinde hisseder.

“Şu ibadetleri yapıyorum, şu hayırları işliyorum” şeklinde güvenli cümleler kurar.

“Şu cemaatin, şu tarikin, bu meşrebin mensubuyum” diyerek özgüven savunusu yapar.

“Bizler Nuh’un gemisine binmiş nasipli kişileriz” gibi şahsına ve bağlı olduğunu düşündüğü topluluğa “Özel bir ihsanın olduğu” iddiasına kendini inandırmış olabilir.

GRUBUNU veya kendini “Kurtulmuşlar” zümresi görmek çok riskli bir düşüncedir.

Şirk zokasını yutturan tüm ekoller muhtemelen kendilerini herkesten daha iyi anlayan bilinci açılıp yükselmiş bir “Fırkay-ı Naciye” olarak görmektedirler.

İslam’ın kendisini değil tercih ettiği meşrebini “Seçilmişler”, “Kurtulmuşlar” tarzında değerlendirmek aslında mensup bulunduğu grubu inandığını söylediği dininden daha üstün görmek değil mi?

İnsanlığın kurtulması için Yüce Rabbimizin gönderdiği sistem olan İslam’ın yapamadığını kendini şu ya da bu isimle adlandıran bir ekolün başarabildiğini kabul etmek selîm bir akılla bakıldığında mümkün müdür?

Bu ekol aslında zımnen kendini İslam’dan daha üst bir noktaya konumlandırmış olmuyor mu?

İŞTE kişi buna inandığı vakit kendini afyonlamış demektir.

Bundan sonra kendisine söylenen şirk içeren hiçbir sözü ne aklın ne de kalbin terazine çıkarıp tartma ihtiyacı hissetmeyecektir.

“Biz Allah ile bütünleştik, tevhit olduk” denildiğinde bunu gerçek tevhit zannedecektir.

“Burası sizin cennetinizdir, başka yerde aramayın, bulamayacaksınız, çünkü yoktur” denildiğinde kendisini bu yalancı avutmanın kollarına tereddütsüz bırakacaktır.

“Cehennem, öte tarafta değil, içine düştüğünüz stres, depresyon, çektiğiniz sıkıntılardır” denildiğinde bunları cehennemi anlatan bir remz değil gerçeğin kendisidir diye algılayacak Kur’an’da bu hususta yer alan âyetleri farkında olmadan geçersiz sayacaktır.

“Sen yoksun, ben yokum, aslında kimse de yok herkes ve her şey Allah’tır” denildiğinde kendisine Yunan Felsefesinin bir kuramı olan “Tanrı/İnsan” modelinin şırınga edildiğini fark etmeyecektir.

Kendisini bir nevi Allah ile bir olmuş “Tanrı/İnsan” görmeye başladığından “Allah kendi kendisini mi yakacak?” şeklindeki hezeyanları hakikat sayacaktır.

“Yağmuru yağdıran biziz, güneşi doğduran biziz, biz Hak ile Hak olmuşuz” cümlesi artık onda bir soru işareti doğurmayacak “Bütünleşme” duygusu ile bambaşka bir yere evrilmiş olacaktır.

Sevgili Peygamberimize Allah’ın Kur’an’da söylettiği kulluk çizgisinde yaşayan bir Nebi oluşu ve sürekli “Ben bana vahyedileni sizlere duyuruyorum, beşer bir Nebiyim” şeklindeki âyetler hiç gündemine girmeyecektir.

Aklımızdaki soru ve zihnimizdeki sorgulamalar ile Kur’an-ı Kerimin önüne oturup gerçek bir vahiy talebesi olmadığımız sürece “Bunlar Kur’an’dandır” diyerek birilerinin önünü arkasını kesip bağlamından kopararak kendi vehimlerini sunmasını tefsir zannedecektir.

Ve başlıkta ifade etmeye çalıştığımız şirke düştüğünü bile bilmeden “Müşrik mümin” olarak yaşayıp heder olup gidecektir.

HİÇBİR şey yapamasak bile Kur’an’da Hazreti Peygambere hitaben buyurulan şirk âyetlerine bakmamız meseleyi tüm açıklığı ile ortaya koyacaktır.

Bunu bari yapalım ve hiç olmazsa şu 11 âyette ifade edilen buyruklara bakalım:

Zümer Sûresi 65, Ra’d Sûresi 36, İsra Sûresi 22, Kasas Sûresi 87, Yunus Sûresi 105- 106, En’am Sûresi 14, Mü’min Sûresi 66, En’am Sûresi 56, Tevbe Sûresi 3, Hicr Sûresi 94.

Allah Peygamberine neden acaba bu kadar sıkı sıkıya bu konuda tembihlerde bulunuyor?

Buradan bizlerin anlaması gerekenler nelerdir?

Allah’ın Nebi’sini bağlayan emirler bizleri bağlamayıp serbest mi bırakacak?

Bir de konuyu bu açıdan düşünelim.

HER ne kadar kütüphanemizde bulunan ilmihal ve külliyatlar yine dini kitap olarak elimizin altında olan dua mecmuaları bu meseleye yeterince yer vermeseler de bizler Kur’an-ı Kerim ile yükümlüyüz.

Sorgulanacağımız belge odur.

Bizim yana döne okuduğumuz eserlerde bunlar yoktu ve ya başka türlü yer alıyordu yakınması öte tarafta bizi kurtarmayacaktır.

ŞİRKİN çeşitleri vardır.

Pek çok kılığa girebilmektedir. Bize kendisini şirin gösterebilmektedir.

Şirki tevhit olarak bizlere anlatanlar ise maalesef Kur’an’dan ödünç aldıkları kavramlarla bunu yapmaktadırlar.

En çok zokayı yuttuğumuz yer burasıdır.

ÜZERİNDE çalışmak size kalmak üzere çeşitlerinden kısaca bahsetmek gerekirse şu başlıklar dikkate alınabilir.

Şirk-i İstiklâl: Mecusîlikte yer alan “Hayır” ve “Şer” olarak iki ilahın varlığına inanmak.

Şirk-i Taklîd: Atalar dini… Körü körüne taklit etmek. Gelenek, örf, âdet… Mekke müşriklerinin Peygamberimizi “Bizi atalarımızın dininden mi alıkoyacaksın?” şeklindeki suçlamalarını hatırlayalım. Gelişmemiş ilkel toplumlar hükümdarlarını, atalarını, kâmlarını, din adamlarını, kâhinleri, gelecekten haber verenleri kutsallaştırıp Allah’a eşdeğer bir bağlılık geliştirmişlerdi.

Ölmüş olanlarının ruhlarının gelip kendi kavimlerine yol göstermesi, şifa vermesi inancı…

Sonuç almak için onlara sunaklarda kurban kesmeleri vs.

Mezarlarını tapınak hâline getirmeleri…

Şirk-i Esbâb: Sebeplere tapınmak. Onları Allah’ın yerine koyup gücü, kuvveti bunlara vermek. Tabiatı yaratıcı görmek. Evrene mesaj göndermek. Örneğin rızkı Allah’ın değil de ülke idarecisinin, patronun verdiğini kabul etmek. Doktorun veya ilacın şifa verdiğini düşünmek. Güneş olmasa yaşayamayız gibi anlayışlar geliştirmek. DNA, elementler, atomlar, enerjiler gibi kendilerini Allah’ın görevlendirdiği sebeplere etki yüklemek.

Şunun torpili, bunun selamı…

Kendi yeteneklerim, becerilerim ile hallettim gibi Allah’tan kopuk güç vehmetmeler…

Şu dua ederse olur, bu himmet ederse çözülür gibi Allah’ı unutuş lakırdıları…

Şirk-i Heva: Kendi heves, arzu, istek ve hülyalarını mutlaklaştırmak. Vahyi ve Peygamberimizin mübarek örnekliği ve sözlerini canının istediği gibi Kur’an’ın bütünlüğünden koparıp yorumlamak. Bedenî arzularını şahsi çıkarlarını ilahlaştırmak.

Kendine kutsiyet vermek veya verenleri durdurmayıp müsaade etmek, yollarını açmak.

Şirk-i Hafî: Gizli şirkler. Riya. Başkalarının övgüsünü, rızasını, takdirini almak için yapıp ettiklerimiz.

Şirk-i Takrîb: Allah ile yakınlık kurmak maksadıyla onun katında Kur’an’da yerini bulmayan yakınlıklar tesis etmek. Melekler üzerinden istemek. Hristiyanların Allah’ı aşkın, ulaşılmaz görerek O’ndan değil İsa Peygamber vasıtasıyla isteklerine ulaşacağı inancına benzer inanışlara sahip olmak. Aracılar koymak. Ulaştırıcılar oluşturmak. Lât, Menât, Uzzâ’yı Allah’ın ailesi görüp onların gönlünü yaparak isteklerinin daha kolay karşılanacağı gibi itikatlar geliştirmek.

Daha fazla ayrıntılandırmak mümkün ama gerisi sizlere kalsın.

ÇOK önemli bu mesele…

İnanın.

Her şeyden daha önemli.

Bu dünyada imanını kaybetmekten, tevhitten ayrı düşmekten daha mühim ne olabilir?

İşte bu sebeple kurtulmanın veya hüsrana uğramanın ferdi olduğunu öncelikle kabul etmemiz gerekiyor.

İçinde bulunduğumuz grupla sorgulanmayacağız. Beraber hesaba çekilmeyeceğiz.

Bu alanda söylenenler sadece vehimden ibarettir. Kızına “Ben senin için bir şey yapamam” açıklığında Peygamberimizin sözünü hepimiz bildiğimiz halde grubumuzun liderinin bizi kabirde karşılayacağı, kendisiyle beraber ekip olarak cennete gideceğimiz şeklindeki uyduruk anlayış “Bireysel sorumluluk” ve  “İnsan için ancak çalıştığı vardır” ilkesini devre dışı bırakmaktadır.

Düşünmediğimiz için buna bile çoğumuz inanabilmekteyiz.

Allah bizleri şirk pisliğine bulaşmadan tevhit ehli olarak göçenlerden eylesin.

Ya Selam!

01.04.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sirke-dustugunu-bilmeden-musrik-mumin-olarak-yasamak/617139

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir