SOFRA YERDE OLMALI

Köy Odası Yazıları -2

UĞUR CANBOLAT

Hayatın paylaşımcılığını ilk gördüğüm yer köy odamızın herkese açık olan sofraları oldu.

Nimet ne demek ve neden başkalarıyla bölüşülmeli meselesi çocukluk yıllarıma silinmez harflerle yazıldı.

Nimet sofradır.

Nimet kıymettir.

Nimet en büyük şükür vesilesidir.

Nimet yüce Allah’ın kuluna ihsan ettiği varlığı ihsan ahlakı ile Hakkın kulları ile minnet altında bırakmadan ikram edilendir.

Şükrün çoğalmasıyla bereketlenen şeydir nimet.

Nimetin üleşilmediği toplumlarda maraz doğar. Ruhi bunalımlar kapıdadır. Rekabet ve haset duygularını besler. Onda var bende neden yok isyanına götürür kişiyi.

Köy odamız sahavet ahlakı da diyebileceğimiz cömertliğin yaşandığı bir yerdi.

İnsanlar ürkütülmeden, utandırılmadan, onları borçlandırmadan sofraya davet etmek esastı.

Her şey kendi mecrasında doğal bir şekilde gerçekleşirdi.

Suyun akışı gibi, yağmurun yağışı gibi, güneşin doğuşu gibi…

Köy odamızın sofrası çocukluk aklımla bana şunu öğretmişti: Varlıklı olunabilir ama varlıklı gibi yaşanılamaz.

Hak Teala’nın ikram ettiği nimetler saklanamaz. Depolanamaz. Stok yapılamaz.

En hayret ettiğim şey ise şuydu.

Kıymetli olan, nadir bulunan nimet misafirle paylaşılırdı.

Dâvet ettiğiniz kişinin kendi evinde fazla yiyemediği bir nimeti sofranıza onun için indirmelisiniz.

Sofra sahibi olmak bu demekti.

Odamızda misafir eksik olmazdı.

Misafirlerin tanıdık olması da gerekmezdi. Günlerce hatta haftalarca gelip konaklayanlar olurdu. Eset dedem ve babam onlara bir lokantanın çalışanı gibi büyük bir ihtimamla hizmet ederlerdi.

Yukarıda belirtildiği gibi günlük sofralarımıza inip tüketmediğimiz az bulunan nimetler misafire cömertçe ikram edilirdi.

Mesela bal az bulunurdu. Her hanenin arısı olmazdı. 7 sepet (kovan) arısı vardı ailemin.

Bal o dönemlerde iki şekilde tüketilirdi.

Birincisi kış günlerine saklanır ve hastalananlara ilaç niyetine gönderilirdi.

İkincisi odamıza gelen misafirlerden esirgenmezdi.

Üçüncüsü de nadiren de olsa çocukları sevindirmek için “Ballı dürüm” sürprizi yapılırdı.

Köye dışarıdan birileri geldiğinde ilk gördükleri kişiye nerede misafir olabilecekleri sorulurdu. Bu soruya muhatap olanlar “Sofrası yerde olan” kişi kimse ona yönlendirirlerdi.

Sofrası yerde olmak, ya da sofrası yerden kalkmaz demek sürekli açık olmak anlamına gelirdi.

Odamıza dış misafir geldiği zaman öğün beklenmez hemen eve haber salınırdı biz çocuklarla.

Ninem veya annem önemli de olsa elinde hangi işi olursa olsun onu hemen bırakır ve en hızlı şekilde bir sofra donatırdı. Yine bizimle haber salınırdı. Babam gecikmeden gelir hazırlanan siniyi kucaklar köy odamıza getirirdi.

Gelen kişiye aç mısın sorusu sorulmazdı.

Yoldan gelen elbette aç olurdu.

Akşam sofralarına da köy odamızda ayrı bir hassasiyet gösterilirdi.

Dedemler camiye akşam namazına gittiklerinde asla yalnız dönmezlerdi. Bu onlar için üzüntü verici bir durum olurdu. Yalnız yemek yeme Peygamber ahlakını sürdürememe, o sünneti gündemine alamama anlamına gelirdi. Tek başına yemek utanılacak durumlardandı.

Dedem misafir olmadığında yani tek başına olduğu zaman köy odamızda sofra kurdurmazdı. Bir çay bardağı tabağının bir bölümüne tuz diğer yanına kırmızı toz biber koydurtur elindeki ekmeği biraz tuza, biraz da bibere batırıp yerdi.

Öğünü böyle geçiştirirdi.

Sofranın da bir adabı vardı ve yalnız yenilmezdi. O nedenle yalnız dönmezlerdi namazdan. Cami çıkışında komşulardan bazılarının koluna girilir sohbet edilerek gelinirdi. Akşam evde sofrası kısıtlı olanlar böyle bir tavırla dâvet edilmiş olurdu.

Zorluk zamanlarıydı ama incelikli vakitlerdi aynı zamanda.

Varlıklı olmak bir şımarıklık vesilesi sayılmazdı, sorumluluk olarak görülürdü.

Köy odaları bunun örneklendiği en güzel yerlerdendi.

Ya Selâm!

10.07.2022

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/sofra-yerde-olmali/701149

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.