Tarihî Roman Yazmanın Zorlukları ve Kösem Sultan

UĞUR CANBOLAT

İlk gençlik yıllarım Yavuz Bahadıroğlu’nun kaleme aldığı tarih romanları ile anlam bulmuştu. Kendimizi arama ve bulma mücadelesinde bu ve benzeri çalışmaların katkısı önemliydi.

Hâlen bu alanda kalem oynatan pek çok yazarı takip etmeye çalışırım.

Konu hakkında ciddi ve derinliği olan bir tarih yazarı ile söyleşi yapmayı düşündüğümde bunun gündemden neredeyse hiçbir dönem düşmeyen ‘Kösem Sultan’ romanının yazarı Can Alpgüvenç ile olması gerektiğine karar verdim.

Çok doyurucu ve üzerinde hayli düşünmemiz gereken hususlar barındıran bu mühim röportajı yararlanmanız dileği ile dikkatinize arz ediyorum.

-Tarihe olan merakınız nasıl başladı ve gelişti?

Tarihimize olan ilgim neredeyse çocukluğumdan başlıyor… Şöyle söyleyeyim, rahmetli dedem Çanakkale gezisiydi. Vefat ettiğinde on üç yaşındaydım. Ne zaman ziyaretine gitsek tarihimizden söz ederdi. Annem de sanırım babasının etkisiyle tarih meraklısıydı. Bu konuda, Balkan Savaşı (1912) muhaciri olmalarının da tesiri büyüktü… Çoluk çocuk, uzun yollar teperek, bin bir çile çekerek anavatana gelmiş, İstanbul’a sığınmışlardı.

Sene 1953’dü, fethin 500. yıldönümüydü. Parmak kadar bir çocuktum. İstanbul’un fethi, cumhuriyetten bu yana ilk defa büyük bir törenle kutlanacaktı. Evimiz, Edirnekapı surlarına yaya yürüme, on beş dakikalık mesafede idi. Annem, kardeşim ve ben. o sabah Fatih’in İstanbul’a girdiği surlara doğru yola çıktık. Sokaklar insan seliydi… Validem, sıkıca ellerimizden tutuyor, surların dışına büyük otağın kurulacağı alana doğru ilerliyorduk. Oradaki kocaman turuncu çadır, iri gövdeli, tunç bedenli, pos bıyıklı yeniçeriler, halkı coşturan mehteran beni cezp etmişti. Özellikle fethi, Fâtih’i, ve Osmanlı Devleti’ni araştırmayı daha o zamandan küçücük kafama yerleştirmiştim. Ortaokul ve lisede en başarılı dersim tarihti, kararımı vermiştim, tarihçi olacaktım. Burada anlatılması uzun gider… Öyle farklı bir kader gelişti ki, kendimi İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde buldum, ama tarih okumalarını hiç bırakmadım. Lâkin merak edip, okuyup öğrendiklerimi makaleye, kitaba, tv programına çevirebilmem için yılların geçmesi gerekmişti.

-Tarihî romanlar yazıyorsunuz, tarih neden önemli milletler için?

Tarih, milletlerin hafızasıdır. Bir insan nasıl ki hafızasını kaybederse, kimliğini yitirir, yaşayan bir ölü durumuna düşerse, milletler de mazileriyle olan bağlarını koparırlarsa, aynı duruma düşerler. Tarihinden kopan milletler yok olmaya, tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. Bir millet, tarihini öğrendikçe kendini tanır; çünkü onun dini, dili, kültür ve medeniyeti, mimarisi, musikisi, yemeği, bayram, nişan, düğün gelenekleri, yani iftihar edeceği bütün değerleri mazisinde saklıdır. Bir milletin evlatları tarihini bilmiyorsa, geleceği başkalarının merhametine kalır; hele mazisinde büyük işler başarmış –bizim gibi- milletlerin tarihlerini başkaları yazıyorsa, mesele daha da tehlikeli bir boyut gösterir.

-Örneklendirebilir misiniz?

Elbette. Meselâ bunlardan biri olan Josef Von Hammer, 1529 Viyana’yı savunan Albay Purgstall ailesinin yetiştirmesidir. Böyle bir tarihçinin, Osmanlı hakkında güzel ve doğru şeyler söyleyebileceğine inanabilir miyiz? İngiliz düşünür Artur Sharaton, Türk tarihiyle ilgilenen Batılıların ortak tek yanlarının, onları tarihlerinden soğutmak olduğunu söyler.

Tarihte büyük medeniyetler kurmuş bir milletin evlâtları olarak, tarihin akışını lehimize değiştirmek, mazimizdeki parlak günlere kavuşmak istiyorsak, tarihimizi kendimiz yazmak, böylece geçmişimizi doğru elden öğrenmek, geleceğimizi bu bilgiler ışığında şekillendirmek zorundayız.

-Tarihi doğru öğrenmenin yolları konusunda ne gibi önerilerde bulunursunuz?

Bir şeyin doğrusunu öğrenmenin yolu, doğru insanları bulmakta yatıyor. Kendi tarihimize düşmanca yaklaşan bir zihniyetten, tarihin doğrusunu öğrenmek mümkün mü? Cumhuriyet  dönemine geçildikten sonra, sözde yeni rejimi topluma yerleştirmek adına, özellikle Osmanlı Devleti ve onun yöneticileri insafsızca kötülendi, ecdada hakaret dolu çok sayıda makale, roman ve karikatür yayınlandı. Hâlbuki 1923’de rejim değişmiş, devlet yeniden kurulmuş, ama milleti meydana getiren insanlar aydan ithal edilmemişti. Mesela babam 1906 doğumluydu, Osmanlı vatandaşıydı. Mustafa Kemal (Paşa) dâhil, rejimi değiştiren asker ve bürokratların tamamı Osmanlı okullarında yetişmişti, Osmanlıydı. Rejim değişikliği, aslını inkâr etmeyi gerektirmezdi, bu yanlıştı: ama rejim dalkavukları, Osmanlı düşmanı kesilmişlerdi.

-Hatasız bir insan, hatasız bir yönetim olabilir mi?

Hayır. Osmanlı yöneticileri de insandı, altı asırlık yönetimlerinde elbette onların hataları olmuştu, olacaktı da… Osmanlı büyükleri hata ve sevapları, doğru ve yanlışlarıyla topluma anlatılmalıydı, ama böyle yapılmadı, Osmanlı tarafsız biçimde anlatılmadı… Doğruları söylemek imkân dışıydı, zira Osmanlıyı sevmek, hele hele övmek suç haline getirilmişti. Osmanlı büyüklerini sevmek, rejimi suçlamakla eşdeğerde tutuluyordu.

-Peki, daha sonra yapılan hatalar aynı serbestiyet içinde söylenebildi mi?

Ne yazık ki, hayır. Millî mücadelede yapılan hataları, rejimin yanlışlarını söylemek kesinlikle mümkün değildi. Oysa onlar da yazılıp söylenmeliydi… Aradan yüz yıl geçmesine rağmen, bazı gerçekler hâlâ söylenemiyor, tarafsız gözle bile ele alınamıyor, yazılamıyor. Millî Mücadele’nin kazanılmasında büyük pay sahibi olan Kazım Karabekir Paşa bile sonraki yıllarda Mustafa Kemal’le (Paşa) ters düştüğü için uydurma suçlar isnadı ve düzmece mahkeme kararıyla idam edilmek istenmişti. Sonunda bu yapılamasa bile yıllarca göz hapsinde bulundurulmuş, evi talan edilmiş, hatıratına el konulmuş, evrakları imha edilmişti. Hatıralarının, yıllar sonra farklı nüshaları bulunarak kısmen yayınlanabilmişti.

-Başka örnekleri var mı?

Var, olmaz mı? Kazım Karabekir örneğinde olduğu gibi, Millî Mücadele’nin başka paşaları da karalanmış, bütün savaş bir tek adama indirgenmişti. Bugün bile Millî Mücadele’yi ve rejimin kurulmasını tarafsız şekilde anlatan ciddi hatıralara sahip değiliz. Bazı doğruları ancak Batı kaynaklarından öğrenebiliyoruz.

Rahmetli Münevver Ayaşlı, “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim,” isimli eserinin önsözünde Millî Mücadele’nin önemli komutanlarından Refet Bele’ye (Paşa), sitemde bulunmuş, hatıralarını neden yazmadığını sormuştu. Paşa’nın cevabı mânidardı: “Bir milletin her şeyi yıkılmış, bir tek İstiklâl Harbi ayakta; hatıralarımı yazıp onu da ben mi yıkayım?” Yazamamışlar, yazdırılmamış…

-Tekrar biraz geriye dönecek olursak tek yönlü bir serbestlikten mi söz ediyorsunuz?

Evet, öyle. Serbestçe yazılabilen tek şey, Mustafa Kemal’i (Paşa) alabildiğince övmek ve Osmanlı’ya var gücünüzle hakaret etmekti… Bütün kahramanlar, Atatürk’ün silah arkadaşları gibi yuvarlak bir lafla geçiştirilmek istenmiştir ki bu hâlâ böyledir. Kimdir bu silah arkadaşları, bunları kimse tanımaz, hizmetlerini bilmez…

-Doğru tarih yazımı problemi mi var o halde?

Kesinlikle doğru tarih yazmak son derece önemlidir. Kazandığınız zaferleri, onların sebep ve sonuçlarını, arka plânını yazmazsanız, olayların felsefelerini yapmazsanız, onları gelecek nesillere nasıl aktaracak, onların mazide olup bitenleri öğrenmelerini nasıl sağlayacaksınız?

Türk ve Osmanlı düşmanlığıyla bilinen Fransız düşünürü Montesqieu’nün (Monteskiö) bizimle ilgili şöyle bir cümlesi vardır:

“Büyük, muazzam, ihtişamlı bir tarihin sahibi olan Türklerin en büyük eksiği, büyük tarihçiler yetiştirememeleri, kendi tarihlerini yazamamalarıdır. Yaptıklarını toplumlarına, gençlerine aktaramamalarıdır.”

Hiçbir şey yazılmamış değildir, ama bizlere daha çok bilgi ve yorum aktarılabilmeliydi.

-Ne kadar bu şekilde devam etti peki?

1950’lere kadar gerek dinî, gerek millî hiçbir gerçek söylenememiş, Osman Yüksel, Necip Fazıl ve benzeri birkaç gözü kara yazarın doğruları ifade etmeleri dahi engellenmiş, dergileri defalarca kapatılmış, kendileri sık sık cezaevlerini boylamıştı. Bu mevzu çok uzar, konuyu dağıtmayalım…

-Tarihi roman yazımına gelecek olursak…

Uzun yıllar, Tarık Buğra’nın Osmancık’ı ile Küçük Ağa’sı, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı ile Devlet Ana’sı dışında dişe dokunur,  tarihi roman yazılamamıştır. Ta ki rahmetli dostum Yavuz Bahadıroğlu’na (Niyazi Birinci) kadar…

-Yavuz Bahadıroğlu’nun tarihi romanları benimde ilk okuduklarımdan…

Bahadıroğlu, kaleme aldığı irili ufaklı yüzlerce romanıyla gençlerimizde tarih şuuru uyanmasına vesile olmuş, bu alana önemli katkılarda bulunmuş, bilhassa Sunguroğlu isimli roman serisi ile gençlerin gönlünde taht kurmuştur. Bir defasında kendisini, romanlarını çok basit tarzda yazdığını söyleyip eleştirdiğimde, ülkemizdeki genel okuyucu kitlesinin on iki yaş seviyesinde olduğunu, böyle yazmasının zaruret olduğunu ifade etmişti.

-Başka örnekler de olmalı…

Tarih romancılığı alanında söz sahibi ilk ciddi romancımız, dört yıl önce aramızdan ayrılan aziz dostum Mehmet Niyazi’dir. Yazılamamış Destanlar, Çanakkale Mahşeri, Yemen ah Yemen gibi yakın tarihe ışık tutan romanları birer tarihi belgesel niteliğindedir. Bugün özellikle 18 Mart’ta on binlerce kişi Çanakkale’ye akın ediyorsa, bu Niyazi Hoca’nın yazdığı Çanakkale Mahşeri romanı sayesindedir. Romanlarında bu millet fertlerine yerinden söküp atılamaz ciddi bir tarih şuuru aşılamıştır. Çanakkale’de Esad, Vehip ve Cevat Paşa gibi karartılmak istenen pek çok önemli kumandanları ortaya çıkarmış, isimsiz pek çok kahramanı bizlere tanıtmış, onların bilinmelerini sağlamıştır. Plevne ve Kanije isimli romanlarında ise Osmanlı’nın daha önceki devirlerine gitmiş, eserlerinde doğru tarihin nasıl romanlaştırılması gerektiğinin eşsiz örneklerini ortaya koymuştur. Şu anda ülkemizde tarih romancılığının zirvesi odur, geçilememiştir.

-Yeni romancılarımız gelmedi mi Mehmet Niyazi merhumun ardından?

Geldi çok şükür. Son yıllarda Endülüs ve Filistin konusunda gayretli çalışmalarıyla romana farklı bir boyut kazandıran Nurettin Taşkesen’i hatırlamamak da haksızlık olur. Okuyuculara, Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol, İbnül Emin Mahmud Kemal İnal’ın Son Sadrazamlar gibi eserlerini, Mehmet Niyazi’nin tüm kitaplarını, Mehmet Hasan Bulut’un son yıllarda yayınlanan İngiliz Derviş’ini önerebilirim. Osmanlı’yı doğru yorumlayan en kıymetli eser ise Ziya Nur Aksun’un altı ciltlik Osmanlı Tarihi’dir, Tarihimizin kimlerden okunması gerektiği tarzındaki sorunuz sanırım cevapsız kalmadı.

-Neden roman yazmayı seçtiniz, özel bir sebebi var mı?

Güzel bir soru… Bu seçimin bana bakan yönü şu… Roman yazmak hayal gücünüzü sonuna kadar zorlamayı gerektirir. Ben de muhayyilemi kullanmayı seviyorum. İkinci sebep, roman yazarken kendimi tarihin derinliklerinde buluyorum. Olayları, kahramanlarıyla birlikte yaşamak bana büyük keyif veriyor. İşin topluma bakan tarafına gelince; roman okumak, insana kuru tarihî bilgiler edinmekten daha sıcak, daha samimi geliyor. Sanırım okuyucu da –tıpkı benim gibi– kendisini romandaki bir kahramanla özdeşleştiriyor, tarihî olayları bire bir yaşıyor. Çünkü realist tarzda yazılan tarihi bir roman, geçmiş hayattan alınmış bir kesittir… Kişilerde tarih şuuru uyandırması açısından tarihî bir roman, düz bir araştırmadan daha etkilidir. Romanda ele aldığınız birkaç kişinin yaşadığı acı veya tatlı bir takım olaylar, düz bir araştırmada sözü edilen binlerce kişinin yaşadıklarından, okuyucu üzerinde daha çok iz bırakır. Fakat etkili roman yazmak zordur, meşakkatlidir, çok büyük gayret, çok emek ister…

-Tarihi roman yazmanın riskleri var mı?

Ben de bu noktaya temas edecektim. Elbette ki var… İlk önce tarihî romanın geçtiği dönemin ve romanda sözü edilen şahısların kullandığı bir dil var. Kahramanları o dille konuşturmanız lazım… Kıyafet meselesi var… O dönemin giyim kuşamını araştırmanız gerekiyor. Çevre konusu var… Mesela Kösem Sultan’ı okuyan bir okurum, bana şöyle sormuştu: “Hocam, Üsküdar’ı anlatmışsınız, ama Valide Camii’nden tek satırla bile söz etmemişsiniz.” Güldüm… Benim romanım 1650’lerde sona eriyor, hâlbuki Valide Camii 1711 de ibadete açıldı, yani romanımdan 60 yıl sonra inşa edildi, dedim. Bu mekânların yapılış tarihlerini bilmez veya araştırmazsanız, mahcup olursunuz. Ben romanımı yazmadan önce Aziz Mahmud Hüdayî tekkesinin bulunduğu tepeyi defalarca gezdim, keşfettim. Oradan aşağıları nasıl görünüyor, o tarihte bölgede hangi eserler vardı, hangilerinden söz edebilirim, diye bir plânlama yaptım… Çevre düzenlemesi, ağaçlandırma, ev ve bahçe mimarisi, ev, konak ya da sarayların iç düzenleri, eşyaları, dönemin silâhları, atları, benzeri ulaşım araçları, âdet ve gelenekleri, yemekleri, hepsi bilinmesi gereken farklı konular… Bildiğiniz gibi Hüdayî Hazretlerinin dergâhından sıkça söz ediyorum kitabımda… Tasavvuf bilginiz olmadan nasıl anlatacaksınız Hüdâyi’yi… Aksi halde ne tekke âdabı, ne zikir halkaları, ne de Şeyh Efendi’nin hayali belirir insanların zihinlerinde…

Ayrıca romanın diğer edebiyat türlerini göre farklı bir güçlüğü daha vardır. Yazara, esere ara verme veya dinlenme zamanı tanımaz. Başladığınız işi ara vermeden bitirmeniz gerekir. Zira romanınızdaki karakterlerin huyunu suyunu, boyunu, kilosunu, göz rengini, davranışlarını, eğer bir sakatlığı varsa o noksanını, kişilerin maddi manevi her vasfını iyice ezberlemeniz gerekir. Her ayrıntının notunu tutamazsınız. Bunlar günlük hayatın içinde her an rastladığınız tiplerden olmadığı için çabucak karıştırırsınız. Çevrenin durumu, binalar, konuşmalar hemen her şey, her an aklınızda olmalıdır. Bu gibi hususlar tarihî roman yazacak şahısların taşıdığı risklerin en önemlileridir.

-Tarihi roman yazımında gerçeklerle muhayyilenin oranı ne olmalıdır?

Romanda bu nispet fevkalade önemlidir. Eğer gerçekleri anlatacağım, der ve hayal gücünüzü devreye sokmazsanız, yazdığınız şey, roman olmaktan çıkarak akademik bir kimliğe bürünür, toplumun geneline hitap edemez. Bu dozu hayal gücü lehine çoğaltırsanız, bu defa da yazılan şey, tarih olmaktan çıkar masal şekline dönüşür, mitolojik bir hal alır. Romanda pek çok karakter, onların kişilikleri, çeşitli durumlarda takındıkları farklı tavır ve davranışları, neşe ve kederleri vardır. Hepimizde olduğu gibi pişmanlıkları vardır. Zaman zaman iç sesleriyle olayları yorumlar, değerlendirirler… Tıpkı bizler gibi ağlar ya da gülerler… Kahramanlar da yer, içer, günlük hayatın her alanında görülürler. Bu gerçek ile muhayyile dozunun ayarlanması, optimum seviyenin tayini, romancının yazımdaki başarısını gösterir. Bu incelikler, romancının ustalığının esere yansımasıdır.

-Gelelim son romanınız Kösem Sultan’a… Osmanlı devletinde hayatını konu edebileceğiniz pek çok önemli isim varken neden Kösem Sultan? Bunun özel bir sebebi var mı?

Kösem Sultan’ın yaşadığı dönem 17. yy’ın ilk yarısıdır. Bu döneme damgasını vuran pek çok önemli kişi ve hâdise vardır. Meselâ: çok genç yaşta öldürülen ve tarihimize Genç Osman diye geçen Hotin kahramanı Sultan II Osman, Revan ve Bağdat seferleri ve bu bölgenin ikinci fâtihi olan Sultan IV. Murat, ardı ardına yaşadığı birçok olay yüzündan sinirleri hayli bozulmuş olan, cumhuriyetten sonra kendisine deli mahlası yakıştırılan ve insafsızca şehit edilen Sultan İbrahim, Üsküdar’ın mânevî koruyucusu olarak bilinen ve beş padişaha kılıç kuşatan Aziz Mahmud Hüdaî (Hz.), henüz 28 yaşında iken, Ayasofya’nın karşısına adıyla anılan altı minareli muhteşem camiyi yaptıran Sultan I. Ahmed, Sultan’ın annesi Handan Sultan. Eminönü meydanına Yeni Cami adıyla bilinen külliyeyi inşa etme bahtiyarlığına erişen Hatice Turhan Sultan… Daha nice önemli kişi ve olay… Yazarlarımız, araştırmalarında bu isim ve olaylara birbirlerinden bağımsız olarak yaklaşmış, olayları parça parça yazıp işlemişlerdir. Hâlbuki hâdiseler bir bütün içinde incelenmeliydi.

Kösem Sultan, Sultan I. Ahmed’in eşi olması sebebiyle, 17 yy’ın başından itibaren olayların içindeydi. Üvey oğlu Genç Osman’ın ve öz oğlu Sultan İbrahim’in ölümünde önemli roller oynamış, öz oğlu Sultan Murad’ın (IV.) çocukluğu esnasında devleti yönetmişti. Sonunda gelini Hatice Turhan Sultan tarafından öldürülecekti.

Ben, 17. yy’ın ilk yarısında cereyan eden ve birbirleriyle sımsıkı bağı olan bu pek çok acı olayı, romanımda bir bütün halinde anlatmak istedim. Bu dönem, tarihimizin acılarla dolu, ama yazılması gereken bir devriydi.

-Acısı yoğun olan bir dönemi tercih etmişsiniz…

Toplumlar, mazilerinde yaşanan şanlı olaylardan ziyade, acılı ve sıkıntılı hadiselerden ders çıkarır, daha çok ibret alır, diye düşünüyorum. Acı insanları büyütür, geliştirir… Romanımda yukarıda sözünü ettiğim, birçok olay ve kişiyi kronolojik sırayla ve bir bütün halinde vermeye çalıştım. Romanda ayrıca dönemin önemli bir hâdisesi olan kardeş katlinin sona erdirilerek, saltanatın hanedanın büyük oğluna geçmesi farklı yönleriyle tartışıldı. Sultanahmed camiinin yapılış hikâyeleri, mimarisi, akustik özellikleri, musikisi ayrıntılı biçimde açıklandı. Padişahların evlenme âdâbından saray geleneklerine, cariyelerin saraya kabulünden orada yetişmelerine kadar pek çok olaya temas edildi.

– Romanda tekke – saray ilişkisi önemli yer tutuyor. Bu ilişkileri maksatlı olarak mı öne çıkardınız?

Osmanlı eksik veya noksan taraflarına rağmen bir din devletiydi. Hükümdarlar dindar kimselerdi. İdarecilerin büyük kısmı bir tarikata mensuptu. Özellikle son yüzyıllarda Mevlevilik ağır basıyordu. Tekke, her dönemde sultanların bir takım fevrî hükümlerine fren görevi ifa etmiş, çoğu zaman uzlaştırıcı rol oynamıştı. Aziz Mahmud Hüdâyî (hz) ve sonradan yerine geçen halifeleri bu barışçı ve yumuşatıcı vazifeyi büyük bir başarıyla yerine getirmişlerdir. Özellikle Sultan I. Ahmed ve annesinin tekkeye bağlılığı, Hüdâyî hazretlerine derin hürmeti saray – tekke ilişkilerine önemli bir boyut kazandırmıştır. Ancak, gerek tekke, gerekse saray her zaman, kendi mevzilerinde kalmış, konum ve mesafelerini korumuş, hudutlarını hiçbir zaman aşmamışlardır. Romanımda bu ilişkilerin tesadüfen yer almış olabileceğini söylemiyorsunuz değil mi?

-Kösem Sultan’ın dünyasıyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Kösem veya asıl adıyla Mahpeyker Sultan, iktidar hırsı ile yanıp tutuşan bir kadın… Devleti kendisi yönetmek istiyor… Eşinin vefatından sonra tahta II. Osman geçiyor, ama o, yönetime kendi çocuklarının geçmesini, hanedanın kendi soyundan devam etmesini istiyor. Osman’ı iktidardan düşürmek için büyük bir çaba harcıyor, Sultan Osman’ın bir biri ardına yaptığı idarî hatalar da işini kolaylaştırıyor. Oğlu Sultan Murad’ın çocuk yaşta tahta geçmesi ona iktidar yolunu – padişah naibi – açıyor. Hırsla tutunduğu bu mevkiden vazgeçmeyi, bu mevzii terk etmeyi bir türlü kabullenemiyor. Ve… Sonunda bu hırsını hayatıyla ödüyor…

-Bu hırsına rağmen hayırseverliği ile de öne çıkıyor değil mi?

Evet. Kösem Sultan, bu azim hırsına rağmen, son derece hayırseverdir. Üsküdar sırtlarında yaptırdığı Çinili Camii ve Külliyesi zamanımızda bile halka hizmeti sürdürmektedir. O, servetini halkı ile paylaşmaktan asla çekinmemiş, bu uğurda büyük masraftaları ödemekten hiç vazgeçmemiştir.

-Kıymetli hocam, gelelim klâsik sorumuza… Tezgâhta ne var?

Rumeli muhaciri olduğumu söylemiştim… Yıllardır sebepleri, cereyan tarzı, sonuçları ve arka planıyla bir Balkan Savaşı (1912-1 3) romanı yazmayı düşünüyor, plânlıyordum. Bunun için – imkân nispetinde– gereken araştırmayı da tamamladım. Milletimize maddi – mânevi büyük bedel ödeten, pek pahalıya mal olan acı bir melhamedir bu savaş… Yazmaya başlayacağım inşallah…

-Son olarak ilave etmek istediğiniz bir söz veya cümle var mı?

Bir tarih yazarının şöyle bir sözü var: Tarih yazmak, tarih yapmak kadar zordur…  Ben bu zor görevin gönüllüsüyüm, ömrüm yettikçe acısı ve tatlısıyla mazimizi topluma aktarmaya çalışacağım.

CAN ALPGÜVENÇ KİMDİR?

İstanbul’un Fatih ilçesinde dünyaya gelen Can Alpgüvenç, Vefa Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İ.Ü. İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Meslek hayatına uzunca bir süre işletme yöneticisi olarak devam ettikten sonra, 1984’den itibaren gazeteciliğe yöneldi, çeşitli gazete ve dergilerde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 2002’den itibaren Osmanlı tarihiyle ilgili makaleler yazdı, kitaplar yayınladı, muhtelif radyo ve TV kanallarında tarihî programlar hazırlayıp sundu. Yayınlanan on beşten fazla eseri arasında Abdülaziz Han ve Darbeci Paşalar, “Hürrem Sultan ve Mihrimah,  Hayırda Yarışan Hanım Sultanlar ve Kösem Sultan en çok ilgi görenleri oldu.

Yazar evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

01.07.2022

https://www.istiklal.com.tr/haber/tarihi-roman-yazmanin-zorluklari-ve-kosem-sultan/699661

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.