VİLDAN

ANNEMLER ve komşuları tandırımızda dönüşümlü olarak yufka ekmek pişirirlerdi.

Bu iş zahmet olarak görülmez aksine bir nevi sosyal kaynaşma unsuru olarak kullanılırdı. Bacadan tüten yoğun dumanı gören genç yaşlı diğer ablalar, teyzeler toplanır yârenlik ederlerdi.

Bir tarz rehabilitasyon olma hâliydi bu.

Neler konuşulmazdı ki…

Topraktan, üründen, mevsimden, yağmurdan, yağıştan, hayvanlardan aklınıza ne gelirse hiçbir kurala tâbi olmadan burada dile gelirdi.

Hatta kim kimi seviyor, ne zaman istenecek, hangi vakitte şerbetleri içilip nişanları yapılacak, düğün dernek ne zaman kurulacak gibi her konu burada neşeyle konuşulurdu.

Derdi tasası olup buraya gelenler, üzerinde birikmiş tüm stresleri atarak evine, yuvasına rahatlamış olarak dönerdi.

Ben bir çocuk olarak onların anlattıklarını zevkle dinlerdim.

Çoğunu yaş itibariyle anlamazdım ama yine de anlıyormuş gibi olur, dinlemekten keyif alırdım.

Bir Miyase abla vardı, komşu kızı.

Zihni bir başka çalışır, başkalarının hiç aklına gelmeyen konuları ustalıkla ortaya koyar, ortalığı bir güzel alevlendirir, herkesten bir görüş gelirdi.

Bazı fikirlere çoğu kez şiddetle itiraz eder, duyup okuduklarını dile getirir, gündem oluştururdu.

Sonradan Meclis tartışmalarına benzettiğim bu ortam Orta Anadolu’nun bir dağ köyünün tandırında gerçekleşirdi.

İnanılması zor olabilir ama görüp tanık olduğum buydu.

YİNE öyle bir gündü.

Kimi ahşap teştideki hamuru beze hâline getiriyor, kimi oklava ile hızlıca açıyor, biri de sac üzerinde onları pişiriyordu.

O abla yine başroldeydi.

Ortam kaynıyordu.

Söz kendi mecrasında akıp coşarken “Erkeklere Hûri var da neden bizlere Nuri yok” deyiverdi.

Uğultular bıçak gibi kesildi.

Sessizlik başladı.

Kimse ne diyeceğini bilemedi önce, sonra günaha girmemek gerektiğini öğütleyenler oldu. “Hikmetinden sual olunmaz, ne emrettiyse Rabbim ona şükür” dedi yaşlı ninelerimizden biri.

Ancak bunlardan o abla tatmin olmadı, konuyla ilgili düşüncelerini aktararak şiddetle bazı şeyleri savunup durdu.

YILLAR geçti.

Ben büyüdüm, pek çok ortama girdim, sohbetler dinledim, muhabbetlere ortak oldum ama bu konu hiç değişmedi. Zaman zaman gündeme geldi. Yine benzer fikirler ortaya atıldı.

Bazı hanımlar bu konuyu anlamaya çalışıyor, sorular soruyor, sorgulamalar yapıyorlardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu yaklaşımı hiç yadırgamadım, yargılamadım.

Bir anlama gayreti olarak gördüm.

GEÇTİĞİMİZ günlerde İnsan Sûresini okuyordum.  Girişten sonraki âyet dilimlerinde dünyada hak ve hakikat üzere istikâmetle yaşayan inanmışlar için Rabbimizin sunacağı cennet nimetlerinden bahsediyordu.

Yüzlerinde aydınlık, gönüllerinde sürûr olan müminlerin sabretmelerine karşılık olarak onların cennetle ve ipekli giysilerle ödüllendirileceği beyan ediliyordu.

Orada koltuklara kurulacakları, ne yakıcı güneş görecekleri ne de dondurucu soğuğa muhatap olmayacakları söyleniyordu. Ağaçların gölgesinin hemen üzerlerinde, meyveleri ise emirlerine âmâde kılındığı beyan buyruluyordu. Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır ve bunları istedikleri ölçüde belirleyecekleri haber veriliyordu. İlave olarak kendilerine orada selsebil denilen bir pınardan zencefil karışımlı dolu bir kadeh sunulacağı müjdeleniyordu.

Ayrıca bu hizmetleri her birinin etrafında gençliği hiç geçmeyen, bakıldığında etrafa saçılmış inciler olarak görüleceği vildanlar olacağı muştulanıyordu.

Devamında yine benzersiz nimetler ve saltanattan bahsediliyordu. Oradakilerin üzerinde yeşil renkli, ince ve kalın ipek elbiseler, gümüş bileziklerle süslendiği, çabalarının boşa gitmediği ve bunların bir ödül olduğu beyan buyuruluyordu.

ACABA diyorum, küçüklüğümün bu cevval zekâlı ablasına birileri çevrelerinde genç erkek hizmetçi anlamına gelen vildanları, iri gözlü hizmetçi kadınlar olan hurileri anlattığı gibi anlatmış olsaydı bu soruyu yine sorar mıydı?

Haşa Allah’ın cennette inanmış erkeklere sunduğu nimetlerin aynısını inanmış kadınlardan esirgediği gibi bir yanlış anlayışa sürüklenir miydi?

Yıllar yılı bu istifham içeren sorular zihinlerde zemberek gibi iki de bir boşalıp durur muydu?

Gençlik yıllarımda birlikte çalıştığım dindar bir hanım arkadaş “Ben Allah’a küsüm biraz aslında” şeklindeki sitemiyle karşılaştığımda nasıl da üzülmüştüm.

Belli ki, o da aynı yanlış bilgilerin kurbanıydı.

Demem o ki; bizlere farz kılınan yüce kitabımızı inceden inceye okuyup anlamaktan başka çâremiz bulunmuyor.

Vildan kelimesi geçen âyetleri bağlamlarıyla beraber bir daha okumaya ne dersiniz?

Ya Selâm!

29.12.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/vildan/663069

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir