Dil ateş, dîde ateş, sîne ateş, her yer ateş
UĞUR CANBOLAT
ATEŞ gibiydi. Yıldırımlar düşürüyordu. Dili alev saçıyordu. Hararetinden kelimeler de nasibini fazlasıyla alıyordu. Kuyular dolusu su ikram etseniz söndürülmesi imkansızdı.
Kendine mahsus halleri vardı. Kapalı alanlarda konuşmaması bunlardan önde geleniydi. Eğer şahsına bir sual etmişseniz elindeki işi anında bırakır ve “Düş peşime” derdi. Nereye diye soramazdınız. Bu âdetini bilenler zaten yapmazdı. İlk peşine taktığında garipsemiştim ama itiraza da mecal bulamadım.
…
MÜZAKERE yanlısıydı.
Meramınızı tam anlamak için sorunuzu müzakere ederdi. Neyi anlamak istediğinizi kavramaya çalışırdı. Nerede düğümlendiğinizi bulmak isterdi. Ayrıca bende uyanan diğer his ise bu sorunun cevabına ulaşmak için ne kadar gayret ettiğinizi, kimleri dinlediğinizi, hangi oranda çapraz okumalar yaptığınızı irdeliyordu.
Eğer kendisinde bu yönde bir kanaat oluşmamış, boş beleş sorduğunuza kâni olmuşsa hiç uğraşmazdı. Sorunuza gerçekten sahip değilseniz cevabı hak etmediğinize inanırdı. Böyle durumlarda İsmail Hakkı Beyin Ferahfeza makamında bestelediği “Dil ateş, dîde ateş, sîne ateş, rûy-i yâr ateş” şarkısının ilk dizesini söyler işine kaldığı yerden devam ederdi. Üstelerseniz bu defa tümünü okurdu:
“Dil ateş , dîde ateş , sîne ateş , rûy-i yâr ateş / Gül ateş, bülbül ateş, gülşen ateş, cûy-i bâr ateş
Rehâ bulmak ne mümkün sûziş-i dilden ben uşşaka / Firak ateş, visâl ateş, kazây-i intizâr ateş”
İş bu noktaya gelmişse bir daha arkasından top atsanız dönüp yüzünüze bile bakmazdı.
…
SORUSUNA sahip çıkmayan ona göre sorununa da sahip çıkmayan kişiydi. O halde yapacak bir şey yoktu. Bu tavrı aşırı bulanlar olabilir, bir şey diyemem. Ancak yaşım ilerledikçe ben hak vermeye başladım. Hem de fazlasıyla.
Kendi sorusuna sahip çıkmayan, arkasında durmayan, ciddiyetini kuşanmayı başaramayan kişi cevabın yükünü, ağırlığını nasıl taşıyacak?
Bunun hakkını ne şekilde verecek?
Gereklerini hangi azimle ifa edecek?
Hasılı soru sormak ciddi iştir.
Cevaba tahammül etmek ise daha da ciddi.
…
YÜRÜDÜKÇE yürüdü.
Peşinden bende yürüdüm. Meşe ormanının içinde önümüze çıkan çeşmenin oluğuna eğildi. Su içti. Yüzünü yıkadı. Ensesine serinlemek için ellerini sürdü. Ardından bana işaret etti.
Aynısını yaptım.
Söğüdün dibine oturup sırtını yasladı. Gözüyle işaret ettiği yere komutuna uyarak oturdum.
“Evladım, idrak önemlidir. Çekip çıkartmak demektir. Neyi nereden çıkartacağını bilmelisin. Bu kişinin sualinden ortaya çıkar. Eğer idrake ulaşmazsan her yer ateştir. Suyu bulmak gerekir.
İdrak, ilkelerle olur. Veriye dayanır. Bu sebeple soru bir temele istinat etmelidir. Ardında çaba bulunmalıdır. Muhatabının cevabını hak etmelidir” dedi.
Makinalı gibi saydırıyordu. Kelimeleri kurşun misaliydi. Öldüren değil dirilten kurşunlardı bunlar.
…
KAÇ saat oturduğumuzu hatırlamıyorum.
Kınamayın hemen, siz olsanız durum yine değişmezdi. Ciddiyetin dersini veriyordu. Yapılan işin önünün ardının hesap edilmesi gerektiğine işaret ediyordu.
Bilginin önemli olduğunu ilk kez bu kadar net anlamıştım. Soruya bürünmeyince, sancısı çekilmeyince ilme dönüşmediğini idrak etmiştim.
İnanca bilgi eşlik etmediğindeyse o bilginin sloganlaştığını, içinin boşaldığını anlıyordum.
Prensiplerin insanı güçlendirdiğini yine o sohbette kavramıştım.
…
SLOGANDAN uzak durmamı öğütlemişti.
Sloganın insanı sertleştirdiğini ve dolayısıyla muhatabı kaçırdığını da aynı sohbette bellemiştim.
İmam Gazali’ye ait bir bilgiyi de konuşması arasına sıkıştırmıştı.
Mealen şöyleydi:
“Bir insan herhangi bir fikri konuda saldırganlaşıyorsa o kişinin ya inancı zayıftır, sağlam bilgiye yaslanmamaktadır ya da bir hinlik, üç kâğıt peşindedir.”
O günden sonra bu husus hayat düsturum oldu.
Hem sloganik konuşanlardan uzak durdum hem de kendimi böyle konuşmamaya ayarladım.
…
“DUYGULU ol ama fikri konularda duygusal olma” nasihati yine o günden beri kalbimin küpesidir. Ona göre duygusallık entelektüel pozisyona engeldi. Çünkü bu durumda “Çekip çıkarma” işlemi yapılamaz, tahlilden uzak kalınırdı. Yani mantığa veda edilirdi.
Yaptığım radyo ve televizyon programlarında sorularımı hep bu sorumlulukla sordum. İşi ciddiye aldım. Röportajlarımda da aynı ilkeyi benimsedim.
Soru muhteva barındırıyor ve soran da gereken ciddiyete sahipse cevap aynı perdeden geliyor. Bunu hep müşahede ettim.
…
ŞARKI sözüne neden yaslandığını ise hâlâ çözemedim. Bir yerden ateş aldığı âşikardı ama ne sebeple böyle olduğu meçhuldü.
Olsun…
Madem dil ateş, dîde ateş, sîne ateş, her yer ateş… Onun da ateşli olması normaldi.
Mühim olan bizi hararetlendiren, alevlendiren, susuz bırakan bir ateşimiz var mı?
Varsa kaynağı nedir? Sahih mi, sahte mi? Mesele bu.
Ya Selam.
25.03.2026
https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/dil-ates-dide-ates-sine-ates-her-yer-ates-1088441h
