UĞUR CANBOLAT
NENEMİN ablasıydı. Üç erkek bir kız anasıydı. Ramazan ayında doğduğu için adını Şehri koymuşlardı. Seferberlikte kocası şehit düşünce bozkırın bir dağ köyünde garip kalmıştı.
Sabah inekleri harmana çıkarıp çobana teslim edip dönerken “Bir elif miktarı” da olsa Kevser neneme uğrayıp gönül akıttıktan sonra kalkıp hızlıca evine dönerdi.
Dünyanın güldürmediklerindendi. Kahrını azabını sanki hep ona yüklemişti. Yüzündeki çizgilerden bunu anlamak mümkündü. Hep bir yere yetişme telaşıyla yürürdü. Uzun boyuna eşlik eden zayıf bedeni bu hâlini kolaylaştırırdı.
Nenemin tersine o cimri sayılırdı. Koyunların kuzuladığı dönemde biraz bahşiş almak için çoban Aziz amcadan aldığımız tüyoya itibar edip arkadaşımla gider kucağımıza alıp sahiplerine götürerek harçlık kazanmaya çalışırdık. Fukara bir köyde hele de kadınlardan para çıkmayacağını tecrübe etsek de bundan kendimizi alıkoyamazdık. Aldığımız bahşişi bakkala götürür bisküvi ve lokumla takas ederdik. Verilen yumurtaysa evde hiç yedirilmemişiz gibi bahçenin duvar dibinde çalı çırpıyla ateş yakar hanemizden aşırdığımız tava ve tereyağıyla buluşturur kendimize ziyafet çekerdik. Çocukluk halleri işte, ne yaparsın. Emek verilerek elde edilenlerin kıymeti daha fazla oluyordu demek ki.
O gün Şehri nenenin kapısını çalmış muhteşem bir masumiyet ve yardım talebiyle bakan, kan ter içinde getirdiğimiz kuzuyu teslim edip bahşişimizi beklemeye koyulmuştuk ama nafile. Gele gele iki adet kesme şeker gelmişti. “Bu muydu hakkımız” düşüncesiyle şekerleri yere fırlatmış ve hışımla uzaklaşarak oğlu Halit Hocayı aramaya koyulmuştuk. Caminin önündeki meydanda bulduk. Yanına yaklaşıp durumu izah ettik ve aldığımız şekeri söylemeyerek “Şehri nene bahşiş için sana gönderdi” demiştik ama üzerinde para olmadığı bahanesiyle savuşturulmuştuk. Ön teker nereden gidiyorsa arka teker onu takip ediyordu.
…
HEVESİMİZ kırılmış, hayalimiz çökmüştü ama pes etmek niyetinde değildik. Hakkımızdı bahşiş. Tahsil etmenin bir yolunu bulmalıydık. Arkadaşımın ikna etmesi neticesinde hiç olmazsa birkaç yumurta alabilmek ümidiyle tekrar eve döndük. Bu defa ki yalanımız “Anneme söyleyin yumurta versin” şeklinde olacaktı. Böyle kurgulamıştık.
Avluya geldiğimizde uyanık arkadaşım beni öne atmış ve “Akraban, sen istersen verir” diyerek gazlamıştı. Bunun verdiği kararlılıkla tekrar kapıyı çaldım ama açan olmamıştı.
Çocuktuk, haşarıydık. Hâlden anlamıyorduk. Varlık yokluk dengesi henüz zihnimizde kurulmamıştı. Pes etmek olmaz anlayışındaydık. Eli boş geri dönmeyi kendime yediremediğimden bahçede olabileceğini düşünerek oraya yöneldim ki, yönelmez olaydım. Hâlâ içimi paramparça eden o durumun izlerini kalbimde taşır dururum. Şimdiye kadar da kimseyle paylaşmış değilim. Nenemden ve anamdan bile sakladım.
…
BAHÇEDEKİ kaysı ağacının dibine oturmuş olan Şehri nenem sonradan Neşet Ertaş’ın olduğunu öğrendiğim yürek dağlayan o türküsünü okuyordu ki, ne zaman duysam o gün bugündür ezim ezim ezilirim. Ölmelerden beter olurum. Kahrın yiv ve setlerinden kıvrılıp geçen türkünün dizeleri şunlardı:
“Gel sevelim sevileni seveni / Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
Nice gördüm dizlerini döveni / Giden ömür geri gelmiyor canım
Özü gülmeyenin yüzü güler mi / Sevgisiz muhabbet hakka değer mi
Seven insan kaşlarını eğer mi / Zorunan güzellik olmuyor canım
Sevgi haktır seven alır bu hakkı / İçi güler dıştan görünür farkı
Sevmeyene akmaz sevginin arkı / Boş lafla oluklar dolmuyor canım
Boş lafla değirmen dönmüyor canım”
Nereye kaçacağımı, nasıl saklanacağımı bilemedim. Küçücük bedenime ruhum sığamaz oldu. Erciyes’in kalkmayan tüm karları sanki üzerime boran olup esti de altında kalıp can çekişiyordum.
…
BAZI durumlar var ki, anlatılamaz. Hissettiğini hissettiremezsin. Kalbin dağlanır ancak diline iki kelam göndermez. Sırlar kendinde. Toprak olur saklar. Sicim gibi yağan yağmurda sırılsıklam olursun ama damladan tek kelime bahis açamazsın.
Bu hâlimi arkadaşıma bile söyleyemedim. Sadece “Haydi gidelim” diyebildim.
…
EN büyük hayat derslerimden biri oldu.
Asla ısrar etmemeyi bu hâdise öğretti bana. Hâlden anlamayı belletti. Beklentiyi çoğaltmanın hayal kırıklıklarına sebep olacağını talim ettirdi. Olana rıza göstermenin kapısını araladı.
Ve mümkünse kimseden mecbur kalmadıkça talepte bulunmamanın acı da olsa gerekli olduğunu idrak ettirdi.
Ve yine birine bir iyilik yapılacaksa istetmeden, kişiliğini rencide edecek bir konuma kendisini sokmasına müsaade etmeden yapmak lazım geldiğini iliklerime kadar hissettirdi.
O küçücük yaşta bu nasıl olur demeyin. Yazılımımız o yaşlarda şekilleniyor, istikamet buluyor.
…
BOŞ lafla değirmen dönmüyor gerçekten… Kuru sözlerle sevginin arkı dolmuyor…
Dolu olmalıyız ki, oluklarımızdan akıtıp doldurabilelim.
Ki, sevgi değirmenimiz dönsün. Sevda oluklarımız muhabbetle dolsun. Arklarımız gönül eşmelerimizin coşkun sularıyla taşsın.
Madem hayat kısa, Türkmen Kocası Yunus Emre’nin dediği gibi “Sevelim sevilelim” ve dünyanın kimseye kalmadığı gerçeğinin bilincine varalım.
Kısacası değirmenimizi aşkla ve şevkle döndürelim…
Ya Selam.
17.01.2026


