Eşyanın Hakikati ve Kâmil İnsan

UĞUR CANBOLAT

ALAÇIKTA yaşardı Pala Mehmet dayı. Köyün bekçisiydi. Heybetliydi. Adımları uzundu. Hızlı yürürdü. Kendisine ait ekip biçeceği bir tarlası yoktu. Sığır çobanlığı yapan aile büyükleri uzun yıllar bu işle iştigal ettikten sonra geliştirdikleri aidiyet duygusu sebebiyle köyümüzde kalmışlardı. Bütün ahali onları benimsemişti. Uzak bir diyardan geldiklerini bizler epeyce sonra öğrenmiştik. İşte Pala Mehmet dayı onların çocuğu olarak burada doğmuştu.

Her nedense mevcut evlerinde değil de alaçıkta yaşamayı seçmişti. Sadece kışın kar düştüğünde babasının yanına gelir kar kalktığında ise alaçığa avdet ederdi.

Bilmeyenler için deyiverelim hadi.

Alaçık; bağ, bahçe veya yaylalarda geçici olarak üretilen iptidai şartlarda oluşturulmuş bir nevi geçici konut. Mevsimlik yani. Bir metre kadar taş temelden sonra kerpiçle çevrilmiş, meşe odunlarıyla tavanı kapatılarak üzerine çalı çırpı atılmış küçük bir nevi barınak. Günümüzün barakası aklınıza gelecek olursa bu onun yanında harabe kalır.

ÜZÜM bağlarının arasında miras kalan bir kayısılık vardı. Dedem ve kardeşlerine üçer beşer ağaç düşmüştü. Nenemle kayısı toplamaya gittiğimiz vakit alaçıktan bizi görüp aşağıya inerdi. Elini öper, hâl hatır sorar, duasını alır bir ihtiyacımızın olup olmadığını sorardı.

Dedelerimiz ahbaptı. Ahbap eskiden sıkı bir dostluğu ifade ederdi. Bir başka deyişle yol arkadaşlığı da diyebiliriz. Bu sebeple aynı ailenin fertleri gibi davranırlardı.

Nenem “Yanımızda su getirmeyi unutmuşuz evlat” dediğinde “Hemen getireyim validem” diyerek beni de yanına katmıştı. Alaçıktan toprak testiyi alarak yakındaki eşmeye gitmiş ve buz gibi suyu doldurup getirmiştik.

ÇEŞME ile eşme birbirinden farklıydı.

Çeşmeye su uzaktan borular vasıtasıyla ulaşırdı. Yolculuk ederdi yani

Eşme ise suyun bizatihi kaynayıp coştuğu ilk yerdir. Taptazedir. Ne yolculuğa çıkmıştır ne de şişelenmiştir. Gözesinden içersiniz.

ANLATMAK istediğim bunlar değil. Uzun bir girizgâh oldu. Bağışlayın.

Kendisiyle birlikte alaçığa vardığımda gördüğüm manzarayı hatırlamama Cemil Meriç merhumun bir dergide okuduğum bir sözü vesile oldu. Şöyle diyor Meriç: “İnsanlar sevilmek için yaratıldılar; eşyalar ise kullanılmak için. Dünyadaki kaosun nedeni, eşyaların sevilmeleri ve insanların kullanılmasıdır.”

EŞYA türlü işlerde ve farklı amaçlarla kullanılan, insan eliyle yapılmış ve taşınabilir cansız varlıkların ortak adı olarak tarif ediliyor. Cismani… Kendi başına fizik bir varlığı bulunuyor. Üzerinde tasarruf etmek mümkün. Hakimiyet kurmak olası.

Eşya; şeyler, nesneler, varlıklar sözcüğünden alınma.

İnsaniyette kemâl mertebeye ulaşan kişiler eşyanın kölesi olmuyorlar bugün yaşadıklarımızın tersine. Onlar eşyanın hakikatine ulaşmaya çalışan olgun yolcular. Rabbimizin isimlerini eşyada okuyarak anlamlarına vâkıf oluyor ve bunu hayata taşıyorlar. Normal algıda olan kişiler yukarıdaki tarifte olduğu gibi onları cansız varlıklar olarak kabul etseler de insan-ı kâmil onların da bir canı, bir enerjisi, bir gayesi ve hayatta temsil ettiği bir mânânın olduğu bilincinde. Varlıkları mânâ-i harfi ile değil mânâ-i ismi ile okumayı tercih ediyorlar.

Zira kâmiller ilahi vahiy olan Kur’an-ı Kerim ile kâinat kitabını insanla birlikte üçlü okumaya tâbi tutuyorlar.

İNSAN-I KÂMİL; biraz daha yakından bakacak olursak Cenab-ı Allah tarafından bahşedilen imkânları sonuna kadar zorlayarak kendi hakikatini ve bu dünyadaki ism-i hasını bularak açığa çıkartan kişidir. Tabiri caizse genetik kodlamasında var olanları zuhura getirendir. Kendisini gerçekleştirerek misyonunu ifa edendir. Aynı zamanda diğer insanlarla girdiği etkileşim sebebiyle onları da bu noktaya taşımak için çabalayandır.

İnsan-ı kâmil mistik bir kavram olarak sınırlanamaz. O, tabiat ile de ciddi temas halindedir. Hayatın bütün gerçekliğinin farkındadır. Hayallerini hakikat masasına taşıyarak âyân edendir. Realite adamıdır kısacası. Hakikatin peşindedir ve kendi gerçekliğini doğurandır. Dolayısıyla hayatı temelsiz söylemlere boğan değil realize edendir. Olgunlaşmış diyebileceğimiz kâmil insan özünü kendi dışına taşımayı başaran insandır. Bu sebeple özünü kelama dönüştürendir.

Ehl-i kalp olarak halk tarafından tesmiye edilen bu kişilerin sözlerinin diğer insanların kalbinde yankı bulması bu gerçeklik sebebiyledir. İçerik sahihtir çünkü. Türkmen Kocası Yunus Emre’nin tabiriyle “Kendöz”ünü bulmuş kişidir ki, bugünkü karşılığı “Kendilik bilinci”dir. Yakalamak, elde etmek, kavramak, ulaşmak demek olan idrake erişmiş olmayı ifade eder.

KENDİ hakikatine ulaşan kişi; taşınır, taşınmaz; misli olan, olmayan; tüketime tabi olan ve olmayan, alışverişe konu olan, olmayan; sahipli, sahipsiz gibi meselelere takılmaz. Onun derdi bunların çok ötesindedir. O, anlam arayıcısı, okuyucusu ve avcısıdır.

İşte ben o küçük yaşımda Pala Mehmet dayının alaçığında bunu görmüştüm. Tahta bir sedir, üzerinde bir şilte, uyurken örteceği yıpranmış bir battaniye vardı sadece. Ama duvarı kitaplarla doluydu. O yokluk zamanlarının fukara bir köylüsü olarak okul kitaplığından daha fazla zenginliğe nasıl ulaştığına hâlâ hayret ederim.

Kanaatim şu ki, Pala Mehmet dayı eşyanın esaretini reddetmiş, kendi hakikatini çözmüş bir insan-ı kâmil idi.

Ne diyeyim, darısı başımıza.

Ya Selam.

24.01.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/esyanin-hakikati-ve-kamil-insan-1082155h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post