Ben Yârimi Gözlerinden Tanırım

UĞUR CANBOLAT

“TURNACIBAŞIYIM BEN” diye söze başladığında içimden “Ayda” demiş ve dışarıya vermediğim iç sesimle “Bu da nereden çıktı şimdi” diye tamamlamıştım cümlemi.

Turna hepimizin bildiği gibi uzun bacaklı, uzun boyunlu büyük bir kuştur. Boyları 130 santimetreye kadar ulaşır. Altı kilo ağırlığında olan turnalar kanat açıklıklarında iki metreye kadar ulaşabiliyor. Yine yetişkinlerin vücudunun ağırlıklı olarak gri, bazılarının ise sırtı grimsi kahverengi tonlardadır.

Cümlenin girişinden güvercin besleyenler gibi bu garip zatın da turna beslediğine hükmetmiştim. Başka bir gündemi olmadığından dikkat çekmek maksadıyla bohçayı buradan açtığını düşünmüştüm. Sakarya Nehri, Küçükçekmece, Sapanca, Manyas, İznik, Akşehir gibi göllerinde yaşayan turna kuşunu mevzu ederek Anadolu’daki irfan geleneği inanışına göre saflığın, bereketin, mutluluğun, temizliğin, vefanın, sabrın ve özgürlüğün simgesi olarak görülmesine dikkat çekerek ortaya bir manevi motif sunacağını tahmin etmiştim. Hikâyelerde, halk ve divan şiirinde, türkülerde, Alevî-Bektaşî inançlarında ve edebiyatında mühim yer tutan bu anlayışa vurgu yaparak geçmişimizle bir bağ kurmasını beklemiştim. Bilindiği gibi turna sesinin Hz. Ali’nin sesine benzediği hep köy odalarında ve sohbet meclislerinde anlatılagelmiştir. Turnanın uçarken Anadolu’nun bir ucundan diğerine selam taşıdığına da inanılmıştır. 

Bütün bunlar minik kalbimin çarpmasına sebep olan köy odamızda inleyen avazla birleşince içimin içi nasıl da kıpır kıpır olmuştu. Amasya’daydım. Hamdullah Baba Türbesinin yanı başındaki duvarın gölgesinde yârenler semaveri harlanıyor bende onlara yardım ediyordum.

Küçük yaşlarımda duyduğum vakit tüylerimi diken diken eden o deyiş şimdi tam da burada kalbimin yiv ve setlerinde ahenkle yeniden dönmeye başlamıştı.

“Nasip olur Amasya’ya varırsan / Var git turnam haber getir pirimden

Hublar şahı Hamdullah’ı görürsen / Var git turnam haber getir pirimden

Elifin hecesinden / Gündüzün gecesinden

Bir deste gül alayım / Ali’nin bahçesinden”

Mesele buraya gelip bağlanır diye düşlerken “Ben yârimi gözlerinden tanırım” cümlesiyle yaman yanıldığımı anladım.

BOYNUNDA keşkülvari bir simge taşıyan bu ihtiyarın sırtında çıkarmadığı meşe ağacı dallarından yapılmış iptidai bir kafes vardı. Gençliğinde çerçiymiş. Köy köy dolaşmış gözüne isabet eden bir çift göz görmek ve kendisini orada bulmak için.

Kolay olmamış. Gördüğü gözlerin kendine ait olmadığını bilmiş. Ümidini yine de yitirmemiş. Rızkının peşinde koşarken gönül rızkını da gözlerde arayıp durmuş.

Yıllar birbiri üstüne devrilmiş. Bir Yozgat türküsünde “Ne İstanbul koydum ne de Konya’yı / Kendime münasip yâr bulamadım” diyen ozan misali memleket toprağını arşınlayıp durmuş.

Günlerden bir gün çok yorulmuş. Tenha sayılabilecek bir ormanın eteklerindeki üzüm bağlarının üst kısmında rastladığı çeşmede elini yüzünü yuduktan sonra salkımsöğüdün gölgesinde daldığı uykuda muştulu bir rüya görmüş. “Ülkeyi gezdin. Beldeler dolaştın. Dağlar aştın, yokuşlar çıktın, enginlere düştün ama ülkünden vazgeçmeyip sıdkını bozmadın, o halde kalbine yazılan züht sahibi karakaşlı nasibin yakınındadır” denilmiş.

Gözlerini açtığında çeşme başında yaşları birbirine yakın kendisini fark etmediklerinden turnalar üzerine türküler söyleyip muhabbet eden dört kız varmış. Gözlerini gördüğü anda “İşte bu” dediği kız o sırada;

“Yemen ellerinden beri gelirken / Turnalar Ali’yi görmediniz mi
Hava üzerinde semah dönerken / Turnalar Ali’yi görmediniz mi

Şahım Hayber kalesini yıkarken / Nice münkir helak oldu bakarken
Kevser ırmağından şerbet içerken / Turnalar Ali’yi görmediniz mi

Şah Hatayi’m der ki gezdim dünyayı / Dilim zikreyledi gani hüdayı
On İki İmamı nesli abayı / Turnalar Ali’yi görmediniz mi”
deyişini okuyormuş.

NASİBİNİ bulmuş. Çok sevmiş ve sevilmiş. Daha önce vardığı her beldeye bir kere daha onunla gitmiş ve “Ben seni hep buralarda aradım ama düşümde buldum, gözlerinden tanıdım” dermiş. Kalbinin sahibini atasının verdiği isimle hiç ünlememiş. Ona “Turnam” diye seslenmiş.

HER hikâye özel… Biricik. Onunki de buydu. Semaver fokurdamaya devam ederken “Kendisini göremedik, şimdi nerede Baba Erenler” dediğimde neşesi söndü, başı öne düştü, gözlerindeki yaş beyaz sakallarından süzülürken “Uçmağa durdu” demişti. Hasretin yangınını söndüremediği demlerde hep buraya gelir Hamdullah Baba ile kendince söyleşirmiş. Çevremdekilere “Biliyor muydunuz?”  dediğimde ilk defa duyduklarını aktarmışlardı.

 …

BU hâdise Osmanlı döneminde “Turnacıbaşılık” olarak bilinen mesleği hatırıma getirdi. Devlet görevlisi olan bu kişiler göz uzmanıydılar. Başka görevlerinin yanı sıra çantalarını sırtlarına alır, en ücra yerlere kadar gider gözlere bakarak yetenek avcılığı yaparak kabiliyetli gençleri devşirirlerdi. İstidalarına göre yetiştirilen bu çocuklar daha sonra devlet görevi alırlardı. Bu çocuklardan çok parlak olanlar ilerler ve yüksek mevkilere gelirlerse onları teşhis edip seçen kişilere “Turnayı gözünden vurmuş” derlerdi.

GÖZ diyerek geçmeyin. Gözler âlemi gezer de kalbine yâr olanı illaki bulur. Yeter ki, bakmayı bilelim.

Ve turnayı gözünden vuralım.

Ya Selam.

28.01.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/ben-yarimi-gozlerinden-tanirim-1082641h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post