Yükümü Görür Gamımı Görmezsin

UĞUR CANBOLAT

RIZASINI almadan gönül düşürdüğü kızı bütün engelleri aşıp meydana gelebilecek güçlüklerin hepsini göze alarak evlenmesinin ceremesini gelininden ve torunlarından çıkartıyordu. Adam yaban ellerde çalışıp çabaladı. Kimseye el açmadan emeğiyle geçindi. Ne kazandıysa hepsini posta yoluyla babasına gönderiyordu ama eşinin ve çocuklarının bundan nasibi olmuyordu. Havale edilen parayı kasabada eşe dosta yedirerek hava atıyordu. Harcaması gerekenlere zırnık koklatmadığı gibi gurbet elde çalışan oğluna demediğini bırakmıyordu.

Ona göre oğlu hayırsızdı. Karısını ve dört çocuğunu yaşlı babasının üstüne atıp kaçmıştı. Gününü gün ediyordu. Kimlerle düşüp kalktığı belli değildi. İnsan geride bıraktıklarını arayıp sormaz, onların ne yiyip içtiğini merak etmez miydi?

Bu teraneler her gün yükselen bir tonda söylenip durdu. Kadın buna itiraza mecal bulamıyordu çünkü gerçeği bilmiyordu. Çocuklarına dedelerinin zulmünü azaltmak için elinden gelenden fazlasını yapsa da nafileydi.

KADININ kendi ailesinin yaklaşımı da farklı değildi. Sadece üzülür gibi yapıyorlardı ve sürekli “Biz sana dememiş miydik?” yollu başa kakmaları da eklemeyi ihmal etmiyorlardı. Daha kırkına yeni basmıştı. Gençliğinde zeytin karası simsiyah saçlarına methiyeler dizerlerdi. Şimdi onlardan eser kalmamıştı. Gece yatmadan evvel yaşmağını çözdüğünde aynada gördüğünden kendisi bile ürker olmuştu.

Yüzünde halkalanmış derin çizgiler çektiği acının habercisiydi aslında ama etrafında bunu görecek merhametli bir çift göz bile yoktu.

KÖYE dönen bir arkadaşıyla gizlice mektup ulaştırdı adam karısına. Kimse görmeden teslim etmesi gerektiğini de tembihlemişti. Hatta sıkılamıştı. Hoş babası okuyamazdı ama eşine de okutturmazdı. Bu sebeple mektup kızın annesinin evine teslim edildi. Ancak bir ay sonra güç bela izin alarak baba ocağına gidebildiğinde annesi oturduğu minderin altından çıkarıp uzatarak “Al hayırsızdan mektup var” demişti. “Ne yazdıysa artıkın…”

HECELEYEREK okudu çekildiği köşede. Durdu kaldı öylece. Tekrar okudu aynı zorlukla.

Sevinmekle üzülmek arasındaki sırat köprüsünü bir türlü geçemedi.

Sevinse kursağında kalacaktı. Üzülse çare değildi. Gayr-i ihtiyari “Ana, ana olsa kaynana da kaynana olur. Baba, baba olsa kayınbaba da kayınbaba olur” deyivermişti.

Hörelendi annesi kızına ama öyle böyle değil…

“Kız ben seni onlara köle olarak mı verdim? Kaç defa dedim, bırak sıpaları çık gel.”

Babasının da her gelişinde söylediği buydu zaten. Teselli ediyor sanıyorlardı ancak bu kızın yaralarını kanatmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Görüyorlardı neler çektiğini ama itibar etmiyorlardı. Ayrıca dört evladı bırakıp gelme teklifi nasıl yapılabilirdi? Hangi annenin yüreği bunu kabul edebilirdi? Kolunun kanadının bir defa daha en dibinden kırılmasından gayrı ne işe yarardı?

TASASI büyüktü. Kaygısı kuyular kadar derindi. Üzüntüsü okyanuslara eşti. Hangi dağın zirvesine çıksa yüreği ferahlamazdı.

Eşi yazdığı mektubunda evde kendisine neler yaptıklarını görürcesine sıralamıştı. “Farkındayım” demek istiyordu sabahın köründen akşamın karanlığına kadar kendisine neler yaptırdıklarının. Çocukları için göze aldıklarını da aynı şekilde sayıp dökmüştü. Ama hepsi bu kadardı.

BAŞINI yaslayacağı omuz yanı başında değildi.

Bırakın söylemediklerini anlayacak bir yüreğin olmasını, söylediklerini anlayan yoktu. Dahası tersini anlayıp zulme gerekçe üretiyorlardı.

Gözyaşlarını hiç silen olmamıştı. Acıyan yerini görenler daha fazla acıtmak için sanki yeminler içmişti. Bu sebeple derdi boyunu çoktan aşmıştı. Önceleri bunu kabullenmek istememiş kendince tolere edecek sebepler icat edip bunlara yapışmıştı. Ama nereye kadar?

MEKTUP derdine derman olmamıştı. Aksine yarasını kanatmış acısını katmerlemişti. “Niye gönderdi bu mektubu?” diyerek hayıflanmış kahrına yeni kahırlar eklemişti.

Bir defa daha okudu. Ardından avcunun içinde katlamış, elini annesinin önünde sıkabildiği kadar sıkmış sonra aniden kalkarak kızgın yanan sobanın kapağını açarak: “Yükümü görürsünüz ama gamımı görmezsiniz” diyerek hışımla kapıyı çarparak koşar gibi uzaklaşmıştı.

O günden sonra kendisinden bu cümleden başka bir söz işiten olmamıştı. Mektubu getiren kişi çeşme başında kendisine rastladığında yönelttiği “Yenge yarın döneceğim, bir cevap yazacak mısın?” sualine de “Yükümü görür, gamımı görmez” diyerek elindeki helkelerle savuşmuştu. Bir ay sonra eşinin elim bir iş kazasından kurtulamayıp vefat haberi ulaşmıştı köye.

O zalim dedenin elinde büyüyen arkadaşımın annesine ait bu hikâyeye agah olduktan sonra kalbimin vaveylasına söz geçiremezsem bile dilime kilit vurmaya çalıştım.

Yükü herkes görür. Hüner değildir.

Marifet yükle beraber gamı da görmek, kahrı sezmektir. Gamını görmediklerimizin yükünü kendilerine karşı dile getirmek teselli değil, ağırlığı arttırmaktır.

Ya Selam.

12.02.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/yukumu-gorur-gamimi-gormezsin-1084248h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post