
En hassas olmamız gereken hususların başında çocuklarımızla kurduğumuz ilişki biçimi gelmelidir. Ancak ne yazık ki durum böyle değildir. Ya tamamen evlatlarımızın dünyalarından uzağa düşüyoruz ya da gereğinden fazla içine girerek yeteneklerini açığa çıkartabilecekleri bir alan bırakmıyoruz.
Her meselede olması gerektiği gibi burada da itidali yani dengeyi yakalayamıyoruz.
Peki, ne yapmalıyız? Tenha Sohbetler bu hafta “Yerden göğe insan” mottosuyla pek çok alanda değer üreten Aya Sanat ve Düşünce Vakfı’nın çocuğa gösterdiği özel ihtimamın ayrıntılarını irdeliyor. Çocuklar için Psikodrama Temelli Yazarlık Atölyesi düzenleyen Klinik Psikolog ve yazar Hümeyra Yabar ile konuyu enine boyuna konuştuk.
UĞUR CANBOLAT
—————————————
Bir psikolog ve yazar olarak çocuğu nasıl tarif ettiğinizle başlayalım mı?
-Olur. Çocuk için “duru su” derim. Yüzünde nilüfer yapraklarının gezindiği. O sadece büyüyen bir insan değildir, başlı başına bir varoluş hâlini işaret eder. Sorularıyla, bakışlarıyla, suskunluğuyla ve hayalleriyle dünyaya dair merakımızı çoğaltır. Bir psikolog olarak çocuğun duygu dünyasındaki hikâyeleri anlama gayretindeyim; bir yazar olaraksa o dünyaya kelimelerden yollar inşa etmeye çalışıyorum. Kendi masalının hem kahramanı hem de anlatıcısıdır çocuk. Büyülü gerçekçiliğin ta kendisidir; taşın içindeki sarayı, su birikintisindeki okyanusu görebilir. Bir kaplanla boy ölçüşebilir ya da bir buluta sarılıp uyuyabilir. Onun dünyasında her şey mümkündür.
Günümüz çocuklarının çocukluklarını yaşaması önceki zamanlara göre hangi açılardan daha avantajlı veya dezavantajlı?
-Günümüz çocukları, tarihin en zengin bilgi okyanusunun kıyısında duruyorlar. Bilgiye hızla erişim imkânın güzellikleri olduğu gibi çocuk dünyasına düşen gölgeleri de var. Bu durum çocukların içsel ritmine, kendi oyunlarını yaratma becerilerine ve duygu işleme kapasitelerine zarar verebiliyor. Dijital bir gürültünün içinde sürekli bir uyarana maruz kalmak, kendi sesini bulmayı imkânsız hale getirir. Yaratıcılık, zihnin boşluk anlarında çiçeklenir. Günümüz çocukları boş zaman ve sıkılmanın bereketinden mahrum büyüyor. Hız çağı onları “çocukluk hali”nden çıkarıp “küçük yetişkinler” olmaya zorluyor. Saf merakın yerini performans kaygısı alıyor. Oysa çocukluk, bir varış noktası değil hakkıyla yaşanması gereken bir oyun/kendini eyleme makamıdır. Her şeyin “hemen” ve “kusursuz” sunulduğu bir dünya, duygusal dayanıklılık gelişemiyor. Hayatın pürüzlerini çocuklardan sakladıkça, aslında onları geleceğin rüzgarlarına karşı korumasız bırakıyoruz. O duru suyun bazen dalgalanması gerekir ki çocuk, kendi dengesini bulmayı öğrenebilsin.
Günümüz çocuklarının omuzuna yüklenen fazladan yükler var mı size göre?
-Evet, var. Günümüz çocuğu küçük omuzlarında bir yetişkinin bile taşımakta zorlanacağı kadar çok görünmez yük taşıyor. Başarı beklentisi, akademik performans baskısı, sosyal medya görünürlüğü gibi yükler, çocukların omuzlarına yetişkin dünyasının endişelerini taşıyor. Halbuki çocukluk, deneme yanılmayla, düşüp kalkmayla, oyunla şekillenmesi gereken bir süreçtir. Sosyal medya ve dijital dünya, çocuklara henüz ruhsal olarak hazır olmadıkları bir yetişkinlik vitrini sunuyor. Kendi bedeninden memnuniyetsizlik, başkalarının hayatlarıyla kıyaslanma ve onay arzusu, çocukluk saflığının üzerine ağır bir sis gibi çöküyor.
Psikolojik açıdan baktığımızda bunun nasıl bir etkisinden bahsedebiliriz, peki?
-Bu yükler çocukta kronik bir yetersizlik hissi yaratıyor. Sürekli bir şeyleri kanıtlama çabası içindeki çocuk, kendi iç sesini duyamaz hâle geliyor. Bizim görevimiz çocuğun sırtındaki taşları azaltıp kendi kanatlarını çırpabileceği boşluklar yaratmaktır.
Yaşlara göre çocuklarda ne gibi duygu durum değişiklikleri gözleniyor?
-Her yaşın kendine has bir iklimi vardır. İlk yıllarda (0-3 yaş) duygular, saf bir ihtiyaç ve bağlanma zemininde, “ya hep ya hiç” keskinliğinde yaşanıyor; çocukları duygusunun içinde kaybolan kaşiflere benzetebiliriz bu dönemde. Okul öncesinde (3-6 yaş) hayal gücü devreye giriyor; korkular canavarlara, sevinçler devasa şölenlere dönüşüyor; bu evre duyguların somutlaştığı bir “büyülü gerçekçilik” durağıdır. Okul çağıyla birlikte (7-12 yaş) işin içine “sosyal onay” ve “kıyas” giriyor; duygular daha içsel, daha kontrollü ama bir o kadar da karmaşık bir hâl almaya başlarken çocuk kendi iç dünyasındaki mahremiyeti fark ediyor. Ergenliğe doğruysa duygu iklimi, kimlik arayışıyla birlikte kaçınılmaz olarak sertleşiyor ve köpürüyor. Bu değişimleri olgunlaşma sancıları olarak görmek ve her yaşın kendine has bir duygu dili ve anlatısı olduğunu bilmektir esas olan.
Çocuklara yönelik yazarlık atölyesi yapıyorsunuz. Bu nasıl bir ihtiyaçtan doğdu?
-AYA Sanat ve Düşünce Vakfı’nın mottosu “Yerden Göğe İnsan.” A. Ali Ural Hoca’m, 30 yıldır yazarlar yetiştiriyor Türk Edebiyatı için. Bu yazarların önceliği sanat bakımından nitelikli ve özgün aynı zamanda köklerimizi ve değerlerimizi el üstünde tutan metinler yazmak. Hocamın önerisiydi vakıfta çocuklar için bir yazarlık atölyesi açmam. Bu atölye, “yerden göğe” uzanan insanlık yolculuğunun en saf basamağı olan çocuklara yer açmak için tasarlandı.
Psikodrama temelli olması mevcutlara göre ne gibi farklılıklar barındırıyor?
-Çocuklar için yaşadıkları duyguları anlatmakta zor olabilir ama bir karakter tasarladıklarında, o karakter üzerinden her şeyi anlatabiliyorlar. Yazmak onlar için bir güvenli alan hâline geliyor. Bu gözlemden yola çıkarak, yaratıcı yazarlık atölyesini psikodrama ve sanat terapisi temelli bir yapı üzerinde şekillendirdim. Psikodrama Temelli Yazarlık Atölyemizde çocuklar hikâyelerini kâğıda döktükten sonra harekete dönüştürüyorlar. Oluşturdukları karakterin ayakkabısını giyiyor, onun sesiyle konuşuyor, onun adımlarıyla yürüyor; yani hikâyesini hem yaşıyor hem yazıyorlar. Yazma eylemi böylece salt zihinsel bir uğraş olmaktan çıkıp; bedensel farkındalığı ve duygusal derinliği kapsayan bütünsel bir deneyime dönüşüyor. Amaç, çocuğun kendi iç dünyasındaki zenginliği fark edebilmesi.
Psikodramanın kendisinden ve doğuşundan biraz bahsedebilir misiniz?
-Psikodrama, 1920’li yılların başında J. L. Moreno tarafından temelleri atılan, ruhun eylem yoluyla sağaltılmasını hedefleyen bir yöntem. Moreno, tiyatronun statik yapısını sokağa ve hayata taşıyarak “Anlatma, yap!” ilkesini merkeze koymuştur. Doğuşunda, yaratıcılık ve spontanlık arayışı vardır. Psikodramada birey; geçmişini, geleceğini, korkularını veya hayallerini bir sahne üzerinde, o anın gerçekliğiyle yeniden yaşar. Bu yöntemin, özellikle çocuklarla çalışırken çok etkili olduğunu biliyoruz. Çünkü çocuklar oyunla, hareketle ve rolle öğrenir. Psikodrama bu doğal öğrenme yolunu terapötik bir sürece dönüştürüyor.
Psikodrama çocukların empatik düşünmesine katkı sağlıyor mu?
-Psikodrama, empatiyi teorik bir kavram olmaktan çıkarıp bizzat deneyimlenen bir hakikate dönüştürüyor. Çocuk sahnede sadece kendi hikâyesini anlatmıyor; arkadaşının hikâyesinde onun babası, annesi, bir oyuncağı ya da korkusu oluyor. Başkasının rolüne girmek, onun ceketini giymek ve onun sesiyle dünyaya bakmak, çocuğun içinde derin bir anlayış inşa ediyor. Bir yazarın karakterlerini içselleştirmesi gibi çocuk da ötekinin duygusunu kendi ruhunda hissediyor.
Çocuk bencilliğinin yenilmesinde veya azaltılmasında etkilidir diyebilir miyiz?
-Çocuk doğası gereği başlangıçta dünyayı kendi etrafında dönen bir sahne gibi algılıyor; bu egosantrik yapı, gelişimin çok doğal, hatta korunması gereken bir parçası. Psikodrama, çocuğu kendi merkezinden çıkarıp başkalarının dünyasına misafir ediyor. Böylece deneyim, empati ve sosyal farkındalık gelişiyor. Kendi hikâyesinin dışına çıkıp başkasının penceresinden bakabilen çocuklar, çok daha olgun, anlamaya istekli ve iş birliğine açık bireylere dönüşüyor.
Çocuk farkındalık açısından geliştiğinde bu metnine nasıl yansıyor?
-Farkındalığı artan bir çocuğun kaleminde kelimeler, ruhun notalarına dönüşüyor. Çocuk kendi iç dünyasındaki karmaşayı anlamlandırıp duygularına isim koyabildiğinde, bu durum yazdığı metne doğrudan bir derinlik olarak yansıyor. Karakterleri artık sadece mutlu ya da üzgün değil; hayal kırıklığı yaşayan, özleyen veya umut eden sahici varlıklar haline geliyor. Olaylar sadece dışarıda olan bitenler değil, karakterin iç dünyasında yankılanan kendine özgü öykülere dönüşüyor.
Çekinik çocukların bu atölye sonrasında kendini ifade edebilme becerilerinde gözle görülür ilerleme oluyor mu?
-Evet. Atölyede beni en çok mutlu eden şey bu. Sık sık duygu çemberleri yapıyoruz. Çocuklar onları üzen bir konu hakkında konuşup arkadaşları tarafından yargılanmadıklarını gördüklerinde şifalanıyorlar. Benzer üzüntüler dile gelince kalpteki ağırlıkları hafifliyor. Görülmenin ve kabul edilmenin verdiği güven duygusuyla, çocuk önce kâğıt üzerinde rahatlamaya başlıyor; sonra bu cesaret dalga dalga davranışlarına ve günlük dildeki ifadesine yansıyor. Kendi hikâyesinin kahramanı olmayı sahnede ve kâğıt üzerinde deneyimleyen bir çocuk için, hayattaki kendi sesini bulmak artık daha mümkün hale geliyor. Psikodrama, çocuğun zengin iç dünyasındaki imgeleri dış dünyaya, sahneye taşımasına rehberlik ediyor. Böylece çocuk, hayal kurmayı sadece zihinsel bir oyun değil, bizzat içine girip yürüyebileceği, dokunabileceği ve dönüştürebileceği yaşanabilir bir alan olarak deneyimliyor. Bu farkındalık hem metinlerine hem de duruşlarına yansıyor.
Peki, aynı zamanda bu hayalini disipline ederek metne nasıl taşıyor?
-Bu noktada, hayalin ve oyunun uçuş doğasını kalıcı bir alışkanlığa dönüştüren yazarlık disiplini devreye giriyor. Atölyemizde süreç; önce hissetmek, sonra üstünde konuşmak ve en nihayetinde inşa etmek üzerine kurulu. Çocuklar çizerek, kolajlar yaparak, sahneleyerek kuruyorlar yazılarının taslağını. Bu sıralama çocuğa, yaratıcılığın sadece kuralsız bir oyun değil aynı zamanda inşa edilmesi gereken bir mimari olduğunu öğretiyor. Bu hazırlık sürecinin sonucunda, yazma hevesi ve yazdıklarını arkadaşlarıyla paylaşma heyecanına tanıklık ediyoruz. Zaman içinde, atölyeye başladığında yazmaya ilgisi olmayan çocukların bile keyifli bir yazma disiplini edindiğini görüyoruz.
Çocukların yazdıkları metinler nasıl bir değerlendirmeye tabi tutuluyor atölyede?
-Atölyemizde değerlendirme süreci, yazdıklarını paylaşma ve hep birlikte değerlendirme şeklinde ilerliyor. Yazdıklarını okuyan bir arkadaşımızı, sessizlik bulutlarına çekilip kalbimizle dinlemek esas kuralımız. Böylece dinlerken ve yorum yaparken de öğrenmeye devam ediyorlar. Yazılan her metin sınıfta yüksek sesle okunuyor; burada hem ben öğretmen gözüyle rehberlik ediyorum hem de arkadaşları yapıcı yorumlarıyla sürece dahil oluyor. Bu çok seslilik, çocuğun duyulduğunu ve görüldüğünü hissetmesini sağlıyor. Benim değerlendirmelerim, her çocuğun kendi edebiyat rotasını keşfetmesi yönünde; ilgi alanlarını yeteneğiyle buluşturan ve onu en iyi ifade edebileceği türe (şiir, öykü ya da deneme) teşvik eden bir pusula görevi taşıyor.
Kursunuza katılan çocukları ebeveynleri mi yönlendiriyor?
-Çoğunlukla ilk adımı ebeveynler atıyor; ancak atölyenin asıl ruhu çocuğun kapıdan içeri girdikten sonraki kendi tecrübesinde saklı. Bir çocuk yazmaya mesafeli dursa bile, hikâyeyi oyunla ve hareketle keşfettiğinde o mesafeler hızla eriyor. Ebeveynler burada sadece o keşif kapısını aralayan birer rehber konumundalar. İçerideki o büyülü atmosferde çocuk, kendi sesini ve kelimelerini bulduğunda, ebeveynin yönlendirmesi yerini çocuğun kendi yaratıcı yolculuğuna bırakıyor.
Başlamadan önce yetenek sınavına ihtiyaç duyuyor musunuz?
-Bir yetenek sınavı yapmıyoruz çünkü bu bir yarış değil kendini keşif serüveni. Yazmak, doğuştan gelen bir yeteneğin ötesinde doğru iklimde varlık bulan bir ifade biçimidir. Başlangıçta kararsız duran, kelimeleri birer yabancıymış gibi karşılayan çocuklar bile; o oyun ve kurgu evrenine girdiklerinde kendi özgün cümlelerini bulabiliyorlar. Her çocuk, içinde anlatılmayı bekleyen bir hikâye taşır. Benim amacım o hikâyeyi sınavlarla değerlendirmek değil gün yüzüne çıkacağı güvenli bir zemin sunmak.
Son olarak bu atölyeye katılan çocukları yetişkinlik döneminden önce okuma fırsatımız olacak mı?
-Atölyenin meyvesi olarak, çocukların eserlerinin yer aldığı bir dergi/kitap hazırlığı içindeyim. Ancak benim asıl hayalim, küçük kalemlerimin her daim yazmaya devam ederek dünyaya yazdıklarıyla iz bırakmaları. “Korkut Atama Selam Olsun,” diyen talebem hayatı boyunca yazarak o selamın arkasında durursa o zaman “Yerden Göğe İnsan” sözümüz de kök salmış olur kâinata.
HÜMEYRA YABAR KİMDİR?
1988 yılında Kilis’te dünyaya geldi. Üsküdar Üniversitesi’nde Psikoloji lisansının ardından Klinik Psikoloji yüksek lisansını tamamladı. İstanbul Üniversitesi’nde Aile Danışmanlığı sertifika programına katıldı. Yetişkin ve çift psikoterapistidir. AYA Sanat ve Düşünce Vakfında Çocuklar İçin Psikodrama ve Sanat Temelli Yazarlık Atölyesi düzenliyor. Yazıları Karabatak, Sabitfikir ve Lacivert dergilerinde yayımlanıyor.
Eserleri:
Uykusuz Meyveler (Öykü, 2016)
Hayvan Geçidi (Öykü, 2019)
Bir Kulübe (Roman, 2022)
Rûhum Gibidir İşbu Kitâb (Öykü, 2024)
Sınırsız Güzel Gün (Deneme, 2026)
25.03.2026
https://www.istiklal.com.tr/roportajlar/cocuk-kendi-masalinin-hem-kahramani-hem-anlaticisi-1088505h