Bugün insanlık, ambalajı “Barış ve özgürlük” kağıdıyla süslenmiş, ancak içi sömürü, kan ve şantajla doldurulmuş devasa bir “Uyutma makinesinin” dişlileri arasından sıyrılmaya çalışıyor. Yıllardır birer kutsal metin gibi önümüze konulan “İnsan hakları” masalları ve “Modern ahlak” söylemleri, tarihin gördüğü en büyük fikirsel ve vicdani iflası yaşıyor.
Bu söyleşide; yer yer bir magazin haberi gibi sunulmaya çalışılan ancak küresel sistemin röntgenini çeken Epstein dosyasını, bu karanlık ağın Türkiye bağlantılarını ve en önemlisi; bu kirli dosyaların Gazze’deki destansı direnişle olan o gizli kader bağını masaya yatırıyoruz.
Kan ve Kirli Dosyalar
Küresel şer şebekesinin maskesi bugün iki ana merkezden gelen darbelerle paramparça oluyor:
Gazze: İnsanlığın izzetini ve fıtratını kanıyla müdafaa ederek, Batı’nın “Uluslararası hukuk” putunu yerle bir ediyor.
Epstein: Batı’nın pırıltılı vitrininin arkasındaki zifiri karanlığı, pedofili ve şantaj ağlarını ifşa ederek “Modern medeniyet” illüzyonunu bitiriyor.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Yalanlarla örülü bu sahte cennetin nasıl bir cehenneme hizmet ettiğini; eğitimden bilime, medyadan akademiye kadar sızan o “Uyanış kodlarını” tek tek deşifre edeceğiz.
Zihni İşgal: “Barış” ambalajlı sömürü düzeneği nasıl çalışıyor?
Akademik Prangalar: Bilim ve eğitim dünyası bu şer şebekesi tarafından nasıl rehin alındı?
Türkiye’nin Rolü: Bu büyük uyanışta ülkemizin durduğu yer ve kurtuluş reçetesi.
Yalanlarla kandırıldığımız o uzun kış sona eriyor. Şimdi, hakikatin o keskin ve terütaze şafağında uyanma vakti!
Dünya bugün sadece bir skandalla değil, insanlık tarihinin en büyük “rehin alma” operasyonuyla karşı karşıya. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı Epstein belgeleri; 3 milyon belge, 180 bin fotoğraf ve video ile buzdağının sadece görünen yüzünü önümüze koydu. Bu belgeler dünyayı bir ahtapot gibi saran MOSSAD-CIA yapısının “Şantaj haritası”dır. Bilim camiasından sanat dünyasına, teknoloji devlerinden devlet başkanlarına kadar herkesin nasıl tek bir merkeze kul köle edildiğinin ibretle seyrediyoruz. Bu mühim konuları Maarif Platformu Başkanı Prof. Dr. Osman Çakmak ile konuştuk.
UĞUR CANBOLAT
——
Epstein listesi yayımlandı ve ortalık kelimenin tam anlamıyla lağım çukuruna döndü. Bu listenin sadece “Sapkın ünlüler” listesi olmadığını, aslında küresel bir yönetim biçimi olduğunu görüyoruz. Bu “Şantaj imparatorluğu” nasıl işliyor?
– Sorunuza bir soru ile karşılık vereyim. Neden bugün koca koca devlet başkanları Gazze’de sergilenen o vahşete, o canlı yayın soykırımına karşı dilsiz kesiliyor sanıyorsunuz? Neden hepsi Netanyahu denilen iblisin önünde saygı duruşuna geçiyor? Çünkü ses çıkarırlarsa, ipliklerinin pazara çıkarılacağını, o kirli dosyaların ve 180 bin fotoğrafın servis edileceğini biliyorlar. Korku, adaleti ve vicdanı boğmuş durumda. FETÖ de içimizdeki aymazları benzer yöntemle, benzer kayıt usulleri ile rehin almadı mı? Karşımızdaki yapı sadece bir “Fuhuş ağı” değil, devletleri ve toplumları içeriden çürüten bir operasyon merkezidir. MOSSAD ve ülkelerin içindeki uzantıları, devlet başkanlarından sanatçılara kadar üst düzey kimi buldularsa ahlaksızlık tuzağına düşürmüşler.
Peki ya sosyal medya patronları? Facebook (Zuckerberg), X (Elon Musk) ve Instagram gibi dev platformların sahiplerinin bu ağdaki yeri nedir? Neden bu mecralar adeta birer MOSSAD şubesi gibi çalışıyor?
-İşte burası işin “Zihin kontrolü” ve “Dijital Mossad” boyutu. Bu platformların sahiplerinin Epstein ile olan bağları, sadece “İş yemeği” seviyesinde değil. Bu teknoloji baronlarının çoğu, Siyonist sermayenin ve istihbarat ağlarının birer parçası haline gelmişler. Dikkat edelim: Gazze’deki zulmü paylaşan hesaplar anında engelleniyor, algoritmalar Yahudi emellerine hizmet etmeyen her sesi kısıyor. Neden? Çünkü bu platformlar, o şantaj çarkının birer dişlisi gibi çalışıyor. İş dünyasının patronlarından Silikon Vadisi’nin devlerine kadar hepsi, ya o kirli adalarda “misafir” edilmişler. Ya da finansal prangalarla Siyonizm’e bağlanmışlar. Sosyal medya, kitleleri uyutmak ve şer odaklarının iğrençliklerini gizlemek için kullanılan devasa bir dezenformasyon makinesine dönüştürüldü. Bilim, sanat ve dijital dünya; ahlakın teknik bilgiye ve paraya kurban edildiği bu çukurda esir alınmış durumda.
Bu karanlık tabloda herkes mi rehin alındı? Hiç mi dik duran, o tuzaklara düşmeyen lider yok?
-Var elbette ama sayıları bir elin parmaklarını geçmiyor: Erdoğan, Putin, Şi Cinping ve Pedro Sanchez. Bu isimlerin hepsi bugün küresel sistemin hedef tahtasında. Neden? Çünkü ne yapıp ettilerse onları tuzaklarına düşürememişler. Özellikle Sayın Erdoğan’ın başarısının temelinde, sahip olduğu yüksek ahlakı ve sarsılmaz karakteri vardır. Erdoğan, o kirli labirentlere girmeyi reddettiği için bugün hür ve müstakildir. Onun bu ahlaki duruşu, Türkiye’yi de hür ve bağımsız kıldı. Rehin alınamayan bir lider, rehin alınamayan bir ülke demektir. Bugün Türkiye’nin mazlum coğrafyalarda bir kutup yıldızı gibi parlamasının asıl sebebi, bu bağımsızlık iradesi olduğunu söylüyoruz.
Bu çürümüşlükten bir çıkış var mı?
-Batı medeniyeti denilen o “Tek dişi kalmış canavar”, bütün iğrençliğiyle gün yüzüne çıktı. Bebek yaştaki çocuklara tasallut eden, ardından onları katleden bu zihniyet, insanlığın son durağıdır. Bu, sadece ahlaki bir çöküş değil, Batı’nın ontolojik intiharıdır.
Batılı kapılarda diz çöküp hâlâ medeniyet dilenenlere, kendi ülkesini o odaklara şikâyet edenlere ne buyurursunuz? Bu zihniyetin bir son kullanma tarihi gelmedi mi?
-Artık maskeler düşmedi, paramparça oldu! Sözde “İnsan hakları” ve “Demokrasi” ambalajıyla dünyaya nizam vermeye kalkanların, o parıltılı vitrinlerin arkasında aslında nasıl birer yamyam olduğu artık saklanamaz boyutta. Kendi elleriyle ördükleri o karanlık günah labirentlerinde kaybolan bu liderler, yine kendi hasıl ettikleri o pislik çukurunda boğulmaya mahkûmdurlar. Asıl hazin olan ve canımızı yakan ise içimizdeki durumdur. Kendi ülkesini gidip o namertlere şikâyet eden, celladından medet uman, kurtuluş reçetesini o kokuşmuş Batı’nın kapısında arayan bir zihniyet var. İşte Türkiye’nin şahlanışının, milli dirilişinin önündeki en büyük engel ve en ağır pranga bu sömürgeleşmiş akıllardır! Kendi vatanına yabancılaşmış, ruhunu o “altın tastaki zehir” ile teslim etmiş bir aydın güruhuyla yol yürünemez. Bizim en büyük cihadımız; kurtuluşu dışarıda değil, kendi köklerimizde ve milli şahsiyetimizde bulmaktır.
Konumuz her ne kadar Epstein dosyası olsa da ben meseleyi Gazze’deki o destansı direnişe bağlamak istiyorum. Zira görüyoruz ki bu mukavemet, sadece bir toprak parçasını savunmaktan ibaret değil. Gazze’deki bu duruşun, küresel bir şer şebekesinin ipliğini pazara çıkardığını söyleyebilir miyiz? Gazze ile Epstein adasındaki o karanlık dünya arasında nasıl bir “kader birliği” var?
– Kâinatta tesadüfe yer yoktur. Gazze’deki mazlumların sabrı ve o muazzam direnişi, aslında ilahî bir sevk ile küresel bir şer şebekesinin, insanlığın fıtratına kasteden o karanlık “pedofili ve şantaj” düzeneklerini ifşa etti. Kader-i İlahî, Gazze üzerinden medeniyet maskesi takmış canavarların kirli yüzündeki o yaldızlı boyaları tek tek kazımaktadır. Hadiselerin perde arkasına baktığımızda şunu net görüyoruz: İsrail’in ABD üzerindeki tahakkümü sarsılınca, Mossad eliyle Epstein dosyalarının birer şantaj malzemesi olarak piyasaya sürülmesi, aslında batılın kendi içindeki tefessühüdür (çürümesidir). Buna mukabil, New York’taki sinagogların altından çıkan o dehşet verici tüneller, kan izleri ve masumların feryadı; küresel şer odağının nasıl bir çukurda debelendiğini ispat etmektedir. Şunu açıkça söyleyelim: Eğer Gazze direnişi olmasaydı, dünya bu “Modern yamyamlığı” hâlâ ileri bir medeniyet zannedecekti. Ayet-i Kerime’nin fehvasınca: “Onlar bir tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını başlarına geçirdi. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”
Peki, bu “Tuzak” sadece uzaklarda mı kuruluyor? Bizim zihnimize, eğitimimize ve yasalarımıza sızan o “altın tastaki zehir” ile bu küresel ağ arasında nasıl bir bağ var?
-Sormayın… Bilimin o tertemiz önlüğü altında meğer ne kirli hesaplar dönüyormuş… Özellikle o çok “saygın” (!) bilim insanlarının bu karanlık ağdaki rollerini görünce, bilim kimlere emanet?” diye ah çekmemek elde değil.
-Harward üniversitesinin Epstein’in arka bahçesi olduğunun ortaya çıkmasını nasıl izah edeceğiz? Bakınız; ateist ve materyalist temelli, hazcılık odaklı ve sadece egoyu şişiren Batı medeniyetinin geldiği o kokuşmuş zirve nokta, Epstein olayı ile patlak verdi. Ama bu sadece bir ahlaksızlık hikâyesi değil; bu, bilimin nasıl bir “silah” olarak kullanıldığının resmidir aynı zamanda.
Epstein’ın Harvard gibi bize dünya devi diye tanıtılan üniversitelerin içinde “Misafir öğretim üyesi” yapılması, en güçlü bağışçı sıfatıyla akademik namusu rehin alması tesadüf mü?
-Asla! Bu merkezler; materyalist evrim programlarına devasa fonlar akıtarak, bilimsel makaleleri ve akademik dergileri yönlendirerek ateizmi ve materyalizmi adeta bir “din” gibi dünyaya pompalıyorlar. Dinlere olan o sistemli düşmanlığın, ahlaki değerleri hiçe sayan o sinsi dizilerin ve sinema sektörünün ipleri de işte bu aynı kirli merkezlerin elinde.
Yani bize “bilimsel gerçek” diye sunulanların arkasında başka bir ajanda mı var? Stephen Hawking gibi dev isimlerin o meşhur adayla anılması ne anlama geliyor?
-İşte can alıcı nokta burası! Bize ders kitaplarında, Tübitak yayınlarında “Evrenin sırrını çözen dahi” diye sunulan, astrofizikçi Stephen Hawking gibi isimlerin o melun adanın müdavimleri arasında çıkması ne hazin bir tecellidir. Sadece o da değil Batı dünyasının “Vicdanı” ve “En dürüst entelektüeli” olarak pazarlanan Noam Chomsky gibi isimlere kadar pek çok “Saygın” (!) figürün bu şantaj ve haz ağının çevresinde dolanması, ahlakın teknik bilgiye nasıl kurban edildiğinin çarpıcı bir belgesidir. Chomsky’nin, on yıllardır Jeffrey Epstein ile olan görüşmeleri, ondan aldığı paralar ve bu paraları transfer etme biçimi ortaya çıktı.
Az önce bahsettiğimiz o “Bilimsel uyutmanın” aktörlerine dönersek; Steven Pinker ve Richard Dawkins isimleri sadece Batı’da değil, bizde de çok popüler. Özellikle Türkiye’de her köşe başında reklamı yapılan, “bilimsel otorite” diye sunulan bu isimlerin Epstein dosyalarında boy göstermesi bize neyi anlatıyor?
Bize “Bilim” diye pazarlanan o pırıltılı paketin içindeki ideolojik zehri anlatıyor. Bakınız, bu isimlerin profiline yakından bakalım:
Steven Pinker: Materyalist dünyanın en büyük teorisyenlerinden biri, Harvard’ın parlayan yıldızı… Ancak bugün Pinker, Epstein ağının en tartışmalı isimlerinden biri haline geldi. Sadece uçuş kayıtlarında (Lolita Express) adı geçmekle kalmadı, aynı zamanda bilimi ve dilbilimi bir kalkan yaparak Epstein’ın hukukî savunmalarına “bilimsel destek” verdiği iddialarıyla sarsıldı.
Richard Dawkins: Türkiye’de her kitapçıda karşımıza çıkan, reklamları devasa bütçelerle yapılan ve adeta “Ateizmin ilmihalini” yazan o meşhur “Tanrı Yanılgısı” kitabının yazarı… Yıllarca “Akıl ve mantık” dersi veren Dawkins, Jeffrey Epstein’ın o meşhur Manhattan malikânesindeki özel akşam yemeklerinin müdavimlerinden biri olarak yeniden gündemde.
Aynı Madalyonun İki Yüzü: Evrimci Dünya ve Materyalist Haz
Bu isimlerin aynı zamanda “Evrimci dünyanın” en önde gelen isimleri olması bize ne anlatıyor?
-Bize şunu anlatıyor: Eğer siz insanı sadece “Tesadüfen oluşmuş bir madde yığını” olarak görürseniz; ruhu, ahireti ve mutlak hesabı sistemden çıkarırsanız, geriye sadece “Güç ve haz” kalır. Bu isimler kitaplarında insanı “Genlerinin kölesi” ya da “evrimsel bir makine” gibi tarif ederken; aslında ahlakın da “değişken ve göreceli” olduğu bir zemin hazırladılar. İşte “Epstein aklı” tam da bu zeminde çiçek açtı. Onlar için bilim; hakikati arama yolu değil, kitleleri manen iğdiş ederek sömürge düzenine köle yapma aparatıdır. Bugün karşımızdaki tablo şudur:
Vitrinde: “Modern bilim, evrim, rasyonalizm” nutukları.
Tezgâhta: Masum çocukların canı ve kanı üzerinden dönen, “Üstünlerin hukuksuzluğu”na dayalı bir şantaj düzeni.
Resmin bütününe baktığımızda karşımızda devasa bir tablo var. Bir yanda modern fiziğin dâhisi Stephen Hawking, diğer yanda evrimsel psikolojinin yıldızı Steven Pinker ve ateizmin misyoneri Richard Dawkins… Türkiye’de de bu isimler üzerinden ciddi bir kutuplaşma yaşanıyor; Mirat Haber gibi mecralar bu isimlerin Epstein bağlantılarını sorgularken, Evrim Ağacı gibi platformlar ‘bilimsel otorite’ savunmasına geçiyor. Peki, bu isimlerin asıl ortak paydası nedir? Bilimin arkasına saklanan bu ‘materyalist koro’ neden hep aynı adrese, aynı karanlık odaklara çıkıyor?
-Hepsi de “Evren tesadüfen oluştu, insan sadece bir madde yığınıdır, hayatın bir anlamı yok” diyen bir dünya görüşünün sözcüleri.
Peki, bu adamlar kitlelere “ahlak” ve “modernlik” dersi verirken kimin kanatları altındaymış?
-Epstein gibi, çocukları şantaj ve haz aracı olarak kullanan bir canavarın! İşte insanlığın uyanması gereken nokta burası: Bizi “Bilimsel gerçekler” diyerek dinden, maneviyattan ve ahlaktan koparmaya çalışan o “Ateist-materyalist üst akıl”, aslında kendi nefislerinin ve o karanlık şebekelerin kölesi olmuş durumda. Bilim, bu adamların elinde hakikati keşfetme aracı değil, kitleleri manen iğdiş etme ve küresel sisteme kul köle yapma aparatına dönüşmüş. Hülâsa: Pinker ve Dawkins gibi isimlerin Epstein ile yollarının kesişmesi bir “Tesadüf” değil, aynı materyalist çarkın dişlileri olduklarının belgesidir. Bilim; ahlaksızların elinde sadece bir “Teknik bilgi” yığınıdır ve o bilgi, Epstein adasındaki o zifiri karanlığa hizmet eder.
Bu deşifre yolculuğunda; ateizmin ve materyalizmin aslında nasıl “Finanse edilen bir proje” olduğunu da göstermiyor mu?
-Evet. Bu isimler yıllarca kozmoloji kitaplarıyla, evrim teorileriyle zihinlerimize şu mesajı pompaladılar: “Yaratıcı yok, her şey madde, hayat sadece hazdan ibaret!” Şimdi görüyoruz ki, bu fikirleri pazarlayanların kendi hayatları o “modern yamyamlığın” tam merkezinde. Ve şimdi anlıyoruz ki ateizm, küresel aklın ve gücün elinde bir proje imiş. Bilimi, ilmi birer haz ve şantaj mekanizmasına dönüştüren bu küresel üst akıl, artık deşifre olmuştur.
Bu sarsıcı soruyu ve cevabını hem Milli Eğitim hem de Yükseköğretim boyutundaki somut görevleri netleştirerek, o beklenen “Milli maarif hamlesi” ruhuyla yeniden kurguladım:
Zihni Sömürgeciliğe Karşı Milli Maarif Hamlesi
Bunca yıldır “Bilimsel gerçek” diye soframıza konan bu Batı menşeli ateist-materyalist bakışı artık topyekûn bir boy aynasına koyup sorgulama vakti gelmedi mi? Bu adamların fikirlerini ders kitaplarından söküp atmak için daha ne kadar bekliyoruz? Özellikle Milli Eğitim ve Yükseköğretim (YÖK) kanadına bu noktada hangi görevler düşüyor?
-Vakti geldi de geçiyor bile! Hatta çoktan geciktik. Hazır bu küresel şer şebekesinin ve onların “akademik putlarının” ipliği pazara çıkmışken; ülkemizde ateizm ve materyalizmin “bilimsel bir zorunluluk” gibi ders kitaplarında dayatılmasına derhal son verilmelidir. Unutmayalım ki; bu bir “Bilim” değil, zihinleri işgal etmek için kurgulanmış, fonlanmış ve laboratuvarlarda üretilmiş bir ideolojik operasyondur. Kendi müfredatımızla, kendi medyamızla çocuklarımızın tertemiz dimağına enjekte edilen o ruhsuz ve “Tanrısız evren” tasavvurunu kökten reddetmeliyiz.
Bakanlık ve YÖK Düzeyinde Atılması Gereken Adımlar nelerdir?
-Bu “Zihni kurtuluş savaşı”nda devletimizin iki temel sütununa şu hayati görevler düşmektedir:
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB): * Müfredat Temizliği: Ders kitaplarındaki “Tesadüf” ve “Doğa yaptı” gibi materyalist dogmalar ayıklanmalı; evrenin sahipsiz olmadığı hakikati, bilimin kendi diliyle anlatılmalıdır.
Maarif Modeli’nin Derinleştirilmesi: “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” sadece bir isim değil, bilimi ahlak ve irfanla birleştiren bir “milli ruh” haline getirilmelidir.
Akademik Prangaların Kırılması: Batı’nın (Epstein ağında olduğu gibi) yayın fetişizmine ve ideolojik fonlarına dayalı “bilimsel turizm” anlayışına son verilmelidir.
Kendi Kavramlarımızı İnşa: Üniversiteler, Batı’nın kavramlarını tercüme eden yerler değil; kâinatı bir “Kitap” gibi okuyan ve o sanatın Sânî’sini (Sanatkarını) gösteren merkezler olmalıdır. Gerçek bilim, bir Yaratıcı’yı inkâr etmenin değil, O’nun kâinattaki muazzam nizamını keşfetmenin ve o sanat karşısında hayretle eğilmenin adıdır. Bizim medeniyetimizde bilim; ahlakla kardeştir, irfanla omuz omuzadır. Eğer biz bu akademik işgale son vermezsek; yani bilimi, liyakati ve ahlakı o “Epstein ruhlu” kadroların tekelinden kurtarıp kendi köklerimize bağlamazsak, evlatlarımızı o “tek dişi kalmış canavarın” sofrasına yem etmeye devam ederiz. Artık silkinip kendimize gelmenin, bilimi asli mecrasına yani Hakikat’e hizmete döndürmenin vaktidir!
11.02.2026


