UĞUR CANBOLAT
ŞİDDETİN, öfkenin tavan yaptığı ve dozunun hiç düşmediği bir ortamda doğup büyümek elbette insanı akla gelmeyen enva-i çeşit korkularla dolduruyordu. Kapı çalınsa, pencere tıklatılsa veya telefonun zili duyulsa irkiliyor ve psikolojik kemirgenler içinde kımıl kımıl dolaşmaya başlıyordu.
Sadece bununla kalmıyordu tabi.
Sokakta aniden bir tanıdığına rastlasa bile bu duygu tüm vücudunu baştan başa sarıyor nefes almasını zorlaştırıyordu. Mahalle parklarının yanından yalnız geçemiyordu mesela. Birden bir kedinin fırlayıp kendilerine doğru gelmesi sırasında bile yanındakinin kolunu acıtacak kadar sıkıca tutmak mecburiyetinde kalıyordu.
Sabah okunan ezandan dahi ürktüğünden yatarken üç Kevser Sûresi okuyarak öncesinde uyanmak için kendini bir saat biçiminde kuruyordu.
…
SAFURE büyük annesinin ismiydi. Yaşatması için babası bu ismi koymakta ısrar etmişti. Kimse korkusundan dolayı pek bilinen bir isim olmamasına karşın itiraza cüret edememişti.
Safure, güveni tam olan anlamına gelirken kendisinde zerresine bile rastlamak mümkün değildi. Her türlü rekabetten çekinir daima kendisini bir adım geriye atardı. İçsel kararlılığını açığa çıkarttığı hiç olmamıştı. Esasen fıtraten açık sözlüydü ancak bunu dışarıya taşıyamaz düşüncelerini özgüvenle açığa vuramazdı. Bu sebeple risk almaktan korkardı. Cesurca davranamazdı. Mertti evet, zulme karşıydı, adaletsizlikten asla hazzetmezdi ama büyüdüğü ev onun tüm müspet özelliklerini acımasızca törpülemişti.
…
AJANDASINA herkesten gizlediği hikâyeler yazardı. Kahramanlarını iradesi güçlü kişilerden seçer olumlu niteliklerini öne çıkartarak kendi yapamadıklarını oluşturduğu bu karakterlere yüklerdi. Kimi zaman kendi ezikliğini yenmek adına bu karakterlerin inatçılığını abartır hayattan hıncını bu şekilde çıkartarak iç dünyasıyla dış âlemini dengeye getirmeye gayret ederdi.
“Yaptığım bir nevi bencillik değil mi, gizliden gizliye kendimi büyütüp hayali kahraman hâline getirmiyor muyum, dışımda kontrol edemediğimi içimde kıyasıya sıkıştırmış sayılmıyor muyum?” şeklinde düşünüp uykularını kaçırdığı ise az değildi. Haksız sayılmazdı zira dostlarını kendisine kâfi derece el atmadıkları düşüncesiyle farklı isimlerle kodlayıp hikâyelerinde acımasızca canlarına okuyordu. Kimseye okutmuyordu elbette ancak “Ya bir gün biri görürse” kaygısından da yakasını kurtaramıyordu.
…
ATEŞLİ bir şüpheci olmuştu. Kıskançlığıysa sınır tanımıyordu. İçten içe çevresinde olanlara kin biriktiriyordu. Kimsenin sevmesine, sevilmesine, mavra çevirmelerine, şen ve şatır hallerine, mutlu olmalarına, huzur içinde uyumalarına tahammül edememeye başlamıştı.
Korkunun kıskacındaydı ruhu. Karamsarlığı en zifiri gecelerden daha karanlıktı. Kolay etki altında kalıyor zihnine üşüşen olumsuz fikirlerin altında eziliyordu. Hayatında bir disiplin kuramamış, rutinleri bozulmuştu. Şehrin en yüksek dağına çıkıp avazı çıktığı kadar bağırabilmeyi ve ele geçirdiği taşları hesapsızca istediği istikametlere fırlatmayı istiyordu. Bir defasında yapmıştı da… Üstelik sinekten, böcekten, yırtıcı kuşlardan, köpekten hatta yılandan bile korkmak hiç aklına gelmemişti. “Kendine en çok şaşırdığın hâl nedir?” diye sorulsa bir kıymık bile tereddüt etmeden bunu rahatlıkla söyleyebilirdi.
…
ANLAMSIZ korkularını bir dostunun yakınlığı ile azaltmayı başarmıştı. Hatta bunları eğlenceli hâle getirip dalgasını bile geçiyordu. Artık şoka girmiyor direnç gösteriyordu. Çarpıntılarını dindirmişti. El ve yüzünde meydana gelen kaşınmalar azalmış, yüzünün kızarması başkaları tarafından fark edilmekten çıkmıştı. Titremiyor ve soğuk soğuk terlemiyordu. Bayılmıyordu nicedir. Mide bulanması, ağız kuruluğu, tansiyon düşmesi, bulanık görme, nefes darlığı gibi daha evvel bedenini sıkıştıran öncüller de yoklayıp durmuyordu artık. En çok korktuğu bilinç kaybı yaşama endişesi dahi pılını pırtını toplamıştı.
…
“ANLAMLI korkuları olmalı” insanın başlığını taşıyordu son yazısı.
İnsan olamama, iman ve ikrarda taklitten kurtulamama, kuru malumatları ardında bırakıp ilime yönelememe, vahyin ilkelerine ve Fahr-i Kâinat Efendimizin mübarek örnekliğine bihakkın teslim olamama, güzel ahlak üzere yaşayamama, erdemlerden ırak düşmemek için tembelliğe yenilmeme, merhametsiz ve şefkatsiz davranışlara sürüklenip rahmetten mahrum kalmama gibi meseleleri ele almış ve yazısını şu son cümleyle tamamlamıştı: “Asıl ve asil korkuları olmalı insanın…”
Artık onun korkusu şekil değiştirmiş ve “Anlamsızlık korkusuna” evrilmişti.
…
KENDİSİNE yakın dostluk gösteren Fazıl, onda bir “İmha ve inşa” faaliyetine sebep olmuştu. Küllerini savurtmuş közünü açığa çıkartmıştı. Herkesten fellik fellik kaçırdığı ajandasını saklaması için ona emanet etmişti ama okumama şartı getirmemişti her nedense.
Fazıl bütün gece bunları dikkatle okumuş ve kan çanağına dönen gözlerle sabah okulun bahçesinde yanına giderek şöyle demişti: “Gel beraber korkalım.”
Cevap olumluydu.
Birlikte korkarak korkusuzluğun perdesini aralamış ve anlamsızlıkları kendileri için anlamlılığa dönüştürmek için kalplerini birleştirmişlerdi.
Artık birbirinde daha fazla var olarak hayata anlam katmayı kaybetmemek dışında hiçbir korkuları yoktu.
Ya Selam!
07.01.2026


