UĞUR CANBOLAT
FUKARALIK boyumuzu aşıyordu. Günlük nafakasını çıkarmak için hasat mevsimi çalışıp tüm senenin yiyecek ve tohumluğu elde edilmişse buna razı olunuyordu. Köyde yaşıyorduk. İmkanlar kısıtlıydı. O sebeple gençler kasabalara ve büyük şehirlere yayılıp bir yaşam kapısı aralamanın arayışındaydılar. Mevsimlik gidip gelenler olduğu gibi tamamen taşınanlar da vardı.
…
AMCAMIN vesilesiyle şehre gelmiştim. Yaşım on bir civarı olsa gerek. Yazın inşaat işleri yapan enişteme destek vermiş sonrasında da dini tahsil için kursa yazdırılmıştım.
Ürkek bir mutluluk vardı üzerimde.
Yol iz bilmiyordum. Ayrıldığım adrese geri dönemezdim. Başıma bir iş gelse haberdar edebileceğim bir iletişim imkânı da söz konusu değildi.
Türkçem işlek değildi ayrıca. Ana dilim Çerkezceydi. Çat pat kendimi ifade etmeye çalışıyordum. Bu hâlim hemen anlaşılıyordu. Bu garibanlığım kimilerinde destek duygusu uyandırırken kimilerinde de baskıya mesnet teşkil ediyordu.
…
TEPEÜSTÜ Darusselam Cami cemaati namaz çıkışında bahçede oturup muhabbet etmeyi severdi. Çocukluğum büyükler arasında muhabbetle yoğrulduğundan bu sohbetler bana çeldirici gelirdi.
Yaşlıların konuşmalarında dünyaya karşı bir aşağılama söz konusuydu. Fani yani geçici oluşu yalan oluşuna ve kötülüğüne yoruluyordu. O sebeple dünyaya yönelmek, dünyevi işlerde başarıyı hedeflemek küçümseniyordu. Aslında bu yaygın bir kanaatti.
Söylemler şu şekilde sıralanıyordu: “Dünya kötüdür, paçayı kaptırmamak gerekir. Dünya yalandır. Verdiği lezzetler geçicidir, yönelmeye değmez. Dünyada mutluluğu hedeflemek yanlıştır, asıl olan saadettir. Ki, saadet bu tarafta bulunmaz, hayatın öte yakasındadır. Burada ancak maddi imkân ve refah mutluluğa vesiledir ama elden kayıp gider. Akıllı kişi mutluluğa değil saadete yatırım yapar.”
Aslında hepimizin duyduğu, bildiği hususlar bunlar. Şaşırtıcı bir yanı yok. Aynı kültür kundağında belendiğimiz için kulaklarımız benzer sözlerle dolu.
Bir nevi olana razı olmamız anlamına gelen bu öğreti farkında olmadan zihinsel bir hendeğe sebebiyet veriyor ve enerjimizi içimize çekmekle sonuçlanıyordu.
…
TESPİH satan beli bükülmüş bir amca vardı. Bariz özelliği insanlara şırınga ile esans püskürtmesiydi. Dışarıdan bakıldığında her hâli klasik düşünenleri andırıyordu ama o gün beni şaşırtmıştı. Aslına bakarsanız kabullenmekte de zorlanmıştım. Şimdi geriye bakıp düşündüğümde ne kadar haklı olduğunu itiraf etmeden geçemiyorum.
Avludaki banklara oturmuş dünyaya ait mutluluğu kınayan ama aynı zamanda mutsuzluktan canları çıkmış olan bu topluluğa bomba gibi düşen şu cümleleri söylemişti: “Saadete geçiş mutlulukla olur. Bu dünyada üretip, hayata katkı sunup mutlu olmayanların ahirette saadet ummaları hayalden öteye gidemez.”
İtirazlar yükseldi tabi ama hiç aldırış etmeden devam etti: “Çocuklarınıza yenilgiyi baştan kabul eden, çalışıp üreterek mutlu olmayı önemsizleştiren bu kültürel yılgın öğretiyi din olarak anlatmayın. Din bu değil. Bu anlayış onların hayatlarına dolanır ve aşağı çeker. Seçmek zorunda kalırlarsa sizin anlattığınızı tercih etmezler. Kendi elinizle evlatlarınızı ateşe atmayın.”
Anlamamışlardı tabi, ben de anlamamıştım. Onlar büyük ben küçüktüm. İlk defa duyduğum kelimeler vardı zaten konuşmada. İtirazlar ve homurdanmalar devam ederken oturanları bırakıp tezgahına dönmüş ve söylenenlere aldırış etmeden çalışmaya devam etmişti.
…
İşine düşkün, zihni cevval bir müezzini vardı caminin. Dostlukları kaviydi. Belli ki, diğerleri gibi düşünmüyordu. Ayaküstü uzunca sohbetler ederlerdi.
“Saadete geçiş mutlulukladır tam olarak ne demek dedem?” dediğinde gözleri parlayan ihtiyar uzun uzadıya anlatmış bende kulak misafiri olmuştum.
…
ANLADIĞIM şuydu. Çocukların önlerini kesmemek gerek. Dünyada mutlu olmak, kazanmak, başarı elde etmek haram değildir. Öyle olsa bu dünyada yaşayıp ötekini kazanmak mümkün olmazdı. Haramla helale ulaşılmaz çünkü. Bu tarz anlatımlar muhatapların zihninde yanlış temel atmaktır. Önden ellerini kollarını bağlamaktan farksızdır. Yanlış olan budur. Hayatın bu yakasında dünyaya ait gelişmeleri küçümsediğinde, değersizleştirdiğinde insanda çalışma şevki olmaz. Emek çekilmeye değer görülmez. Bu defa üretim olmaz veya azalır. Keşifler yapılamaz. İcatlar söz konusu olmaz. Bunları başkaları yapar ve sen onların ürettiklerine mecbur ve mahkûm kalırsın.
Dinimizi doğru anlayan nice âlimler tababet bilimlerine çalışmadı mı? Keşifler yapmadı mı? Matematik formüller geliştirmedi mi? Optik üzerine kafa yormadı mı? Gök bilimlerinin önemini anlayan sultanlar hariç ülkelerden ilim adamlarını ülkesine davet etmedi mi? Rasathaneler kurdurmaları için her türlü desteği sağlamadı mı? Savaş teknolojisine yatırım yapmadı mı? Çağın geldiği ilmi seviyeyi anlamak ve yararlanmak için başka kültürlerin ürettiği bilim kitaplarını tercüme ettirmedi mi? Hac ibadetinde bile ticarete izin vermedi mi? Yüce kitabımız “Dünyadan payınızı unutmayın” buyurmadı mı? Fahr-i Kâinat Efendimiz “Fakirlik, neredeyse küfre dönüşecek bir şeydir” demedi mi? Bütün bunlar ticaret yoluyla ekonomik bağımsızlığın elde edilmesini bize işaret etmiyor mu?
…
DÜNYEVİ mutlulukların reddiyle saadete kavuşulması fikri vahyin özüne aykırı. Kendini geliştirecek, Rabbimizin verdiği yetenekleri açığa kıracak, emek çekecek ve helalinden kazanıp müreffeh yaşayıp mutlu olacak inanmış kişi. Elde ettiği öz güvenle yaşayacak. Ne kendini ne de inancını aşağılatmayacak. Bu doygunlukla dünyadaki mutluluğu hedef olmaktan çıkartıp kazancını infakla üleştirecek. Kulluk çizgisinden sapmadan zekât ve sadaka ehli olacak.
Kısacası; burada elde ettiği mutluluğu idrak üzere yaşayıp hayatın öte yakasında arzuladığı saadete kaynak yapacak. Demek ki, ihtiyar doğru söylemişti. Saadete geçiş mutlulukladır.
Ya Selam.
06.04.2026


