UĞUR CANBOLAT
ÖZENLİ bir çocuktu. Kendine bakmaya doyamazdı. Elinden aynayı almak neredeyse imkansızdı. Aşırı meraklıydı. Dip köşe demez ne varsa dökerdi. Sevgi dolu oluşu şımarmalarını fazlasıyla telafi ediyordu. Dedesi paşaydı. Kız torunlarını şımartmayı severdi ama Sevda’ya düşkünlüğü daha başkaydı. Bu imtiyazı sonuna kadar kullanıyor çok defa çekilmez oluyordu.
Upuzun siyah saçlarını savurmasına dedesi bayılıyordu. “Haydi Sevdam” dediğinde minik elleriyle belini tutuyor ve saçlarını daire şeklinde dakikalarca savuruyordu.
Dede şairdi. Yayınlamamış olsa da kendine ait olanlar dahil şiir okumayı pek severdi. Aşk ehliydi. Torununa bu ismi verme sebebi buydu zaten. “Ne yaparsa aşkla yapsın” diyordu. Aşkla iş yapanın yorulmayacağını bilenlerdendi.
…
SEVDA gerçekten tutkuluydu. İşine dört elle sarılırdı. Dedesi yanılmamıştı. Torun akademide ilerlemiş hocalık mertebesine yüklemişti. Beynin kapısı duyusal sistemler üzerine uzmanlaştı. Çevremizdeki dünyayı öğrenmemizi mümkün kılan bu meslek hem çocuklar hem de yetişkinler için patolojileri azaltıyordu. Duyusal entegrasyonu regüle ediyor, hayata uyumunu kolaylaştırıyordu.
Müzik bu alanda önemli bir imkandı. Kendisi iyi piyanistti. Kızını da öyle yetiştirmişti. Her ikisi de profesör olmuşlardı. Hatta bir süre aynı üniversitede çalışmışlardı ki, herkese nasip olmazdı. Musiki, resim, el sanatları, seramik, çini, spor ve ebru gibi oryantasyon gerektiren sanat dalları terapilerde kullanıldığında kişilerde stresi azaltıyor, cesareti arttırıyor, özgüven sağlıyordu. Bu çalışmalar yaratıcılığı destekliyor, kişilere psikolojik iyi oluş fırsatları sunuyordu. Hoca bu işe kendini adamış alanda çalışan nice uzmanların yetişmesine önayak olmuştu.
…
NİCEDİR uzak düşmüştük. Kıta değişimi sebebiyle arada haberleşsek bile oturup iki lafın belini kıramıyorduk. Kişiyi daha fazla insanileştiren olgularla uğraşanlarla oturup kalkmak kazançlı kılıyor beni. Kendilik bilinci bakımından sınırları oluşturup güçlendiren, iç ve dış yaşantılar arasındaki bağı doğru kurmayı öğreten uzmanlarla kısa da olsa yapılan sohbetleri önemsiyorum. Güçlü ve samimi duyguların harekete geçmesini sağlıyorlar. Hayata derin bir sevgi ve tutkuyla tutunmanın önemini onlarla bir aradayken daha net görülebiliyor. Kişisel ilişkilerdeki aşınmazlığı yani vefayı içinize dolduruyorsunuz. Bağımlı olmadan bağlı olmanın kıymetini yeniden anlıyorsunuz.
Sohbet, dil ahengi, duygusal derinlik ve samimiyetle ilerler. Muhataplarını derinleştirir. Tefekkür sebebidir. Ruhunuzun hassas noktalarını yeniden keşfetme kapıları aralar. Çevreye sıcaklık yayar ve ilgiyi kuvvetlendirir. Destekleyici bir yaşam tarzının kıymetini göze daha görünür kılar. Empatik iletişimin ne kadar mühim olduğunu bir defa daha hatırlatır. Hoca onlardandı.
…
HERKES öyle değildir elbette.
Uzaktan kusursuz görünen ama yakından bakınca lüzumsuz olduğu acı tecrübelerle sabit olan niceleri hayatımıza girip çıkmıştır.
Duygusal vampirlerdir bunlar. Mitolojik vampir diğer canlıların kanıyla beslenirken bunlar hayat enerjinizi sünger gibi emerler. Kendilerini çok lüzumlu gösterirler ama sizin duygularınızı emip bitirdikten sonra onların ne kadar lüzumsuz olduğunu kavrarsınız. Ama artık geç kalmışsınızdır.
Uzaktan kendisini lüzumlu gösteren ve desteğinizi alan bu kişiler ehemmiyet verdiğiniz öz değerlerinize tasallut ederler. Ardınızdan dolaşıp dedikodu yaparlar. İtibarınızla oynarlar.
His manipülatörleridirler. Duygusal kontrol konusunda akla gelmez taktikler geliştirirler. İç tahkimatınızı güçlü tutmazsanız karamsarlığa sürüklerler. Güvensizlik hissetmenizi sağlayarak kaygılarınızı tetiklerler. İyilikleri öldürmek onların yaşamsal gıdalarıdır.
Dram severler. Mağdur rolü oynamakta ustadırlar ve çok inandırıcı olurlar. Duygusal krizler çıkarıp maharetle yönetirler. Kabahatli olduğunuza sizi kolaylıkla inandırabilirler. Sebep oldukları yıkımlardan suçluluk duygusuna girmezler. Herkesi yakabilirler ama asla kendileri pişmanlık ateşinde yanmazlar. Buna rağmen gerekli gördüklerinde kurban rolüne girmekte sakınca görmezler.
…
HOCAYLA bu mevzuların altını üstüne getirdikten sonra uzakta olan kızlarımızı konuştuk. Benim kızım başka şehirde onunki başka ülkede. O anne ben babayım.
Hayatın acı tatlı getirileri üzerinde söyleşmek iyi geldi. İnsanların kötülükte sınır tanımadıklarını gözlemlerimizle ortaya koyduk. Hoca “Uzaktan kusursuz yakından lüzumsuz” niceleri var dedi. Bu yazı da buradan neşet etti.
Uzaktan bakıldığında hiçbir eksiği görünmeyen, özrü bulunmayan, kusur yakıştırılamayacak olan, temiz, pak, mükemmel ve hatasız görünen nicelerinin anormalliklerine tanıklık ettiğimiz için sıradanlaştırdığımız bu mesele üzerinde yeniden düşünmenin gerektiğine kanaat getirdim.
Aynı ölçüyü kendimiz içinde geçerli kılmalıyız tabi. Başkalarını teraziye çıkartırken kendimiz kantardan kaçamayız. Hayat madem muhasebeyi hak eder o vakit hepimiz yeni baştan bir defa daha can yakan bu mevzu üzerinde düşünmeliyiz.
Uzaktan kusursuz görünen lüzumsuzlardan mıyız, değil miyiz?
Ya Selam.
07.02.2026


