UĞUR CANBOLAT
HEPİMİZİN gömülü olduğu bir kültür toprağı vardır. Gelenek ve görenek dediğimiz töre ile de tanımlayabiliriz. Bunların iyi olanlarının yanı sıra kötü olanları da hesaba katılmalıdır. İşte tam burada “Maruf” kavramı karşımıza çıkar ki, mühimdir. İnsanların öteden beri belirlediği kimi uygulamalar sağduyuyu ve sosyal huzuru esas almış, kolektif akıl tarafından güzel görülmüş ve vahiy ile de onaylanmışsa buna “Maruf” denilir.
…
BİR söz, bir uygulama değerini buradan alır. Hürmete layık olup olmadığı bu esaslara dayanır. İçine doğduğumuz ve belendiğimiz yani gömülü olduğumuz kültürle ilgili temel kıstasımız bu olmalıdır. “Amel-i salih” olarak tanımladığımız insanlık yarına olan tüm eylemler maruftur. Diğerleri değil. O zaman sahip çıkmamız gereken budur. Diğeri körü körüne bağlılık demek olan taassuptur. Mü’min için ise asla geçerli değildir. Zira inanmış kişi; aklın onayına, kalbin tasdikine, genelin yararına ve Rabbimizin hoş görmesine dayalı olarak yaşar. Ana ilke budur.
…
TEKİLLERİ bu ana prensipler üzerinden görüp tahlile tabi tutmadan tümele ulaşamayız. Kör kaldığımız yerler bizi tökezletir. Israr ettiğimizde de kara delik gibi içine çeker ve yutar. Karanlıkta kalırız. Cehaletin cehenneminde cayır cayır yanar kimseye sesimizi duyuramayız. Bu sebeple gömülü olduğumuz kültürü tanımak ve doğruluğu ikame etmek için ayıklama yapmak zorundayız. Buna doğruları birleştirme eylemi de diyebiliriz.
Siz isterseniz insanın kendi büyük hikâyesini yazması şeklinde de adlandırabilirsiniz.
…
BÜYÜK hikâyeye hakimiyet sağlamak için tekilleri bilmek, tanımak ve anlamak zaruretimiz vardır. Değerlendirmeye tabi tuttuğumuz geçmişe ve günümüze dair her alan ve mevzuda bu esas geçerlidir.
Felsefecilerin büyük hikayesi nedir? Tarihçilerin, arkeologların, uzay bilimcilerin, matematik biliminin, tabiiyyûn denilen doğa felsefesiyle uğraşanların ve hasılı teologların kurmaya çalıştığı büyük hikâyeyi görmek için onların gömülü olduğu kültürü ve mesele ettikleri dertleri bilmemiz gerekir. Bu çaba kendi gömülü olduğumuz yeri tanımamızı da sağlayacaktır. Uzmanları derler ki; felsefeciler bilinebilir bir dünyayı inşa etmek için çabalarken irfan ehli huzur ve sağduyuya yani “Maruf”a dayalı yaşanabilir bir hayatı kurmak için didinirler. Biri şüpheyi diğeri müşahedeyi önceler. Büyük hikayemizi yazmaya çalışırken bunlara uzak duramayız. Kaybederiz.
…
HOCAMDAN işitmiştim. İnsanın en büyük tahammülü kendisinedir. Buna kısmi farklılıklar barındırsa da “Şahsına sabır” da diyebiliriz. Ki, pek güçtür.
İnandığını söyleyegeldiğin hususların tam tersini yapmak gerçekten insanın omuzlarını çökerten kendine olan sabrıdır. Bir süre sonra tahammüle döner. Çünkü kişi artık kendisi olmaktan çıkmış başka bir kişiliği kopyalamıştır. Kişi esasen kendine sabreder, başkasına tahammül eder. Kopyalanan kişiliğin sahte kahramanı olmaya geçiş yaptığındaysa artık buna tahammül denir.
…
EHL-İ KALP olarak bilinip sevilen bir zatın oğluyla uzun süre arkadaşlık etmiştim. Babasının söylemlerini kopyalamıştı ama eylemlerinden uzaktı. Çevresi kendisini babasına nispet ettiğinden saygı gösteriyor ve sözlerini emir telakki ediyordu. Oysa kopyaydı. Asıl değildi. Gömülü olduğu kültürü özümsememişti. Yarar sayladığı için babasının söylemlerini ondan daha güçlü dillendiriyordu. Hepsi bu.
…
ZUHURAT kelimesini hiç dilinden düşürmüyor kendisini Hakkın tecellilerine râm olmuş olarak sunuyordu. O sırada başkalarıyla ilgili olarak aklına gelen kimi fikri, kalbini saran hissiyatı bir ayıklamaya tabi tutmadan “Zuhurat” olarak takdim ediyordu. Kalbi kapalı kör muhibban ise en küçük bir sorgulama yapmadan Haktan gelmiş bir emir muamelesi yapıyordu bu sayıklamalara. Üzülmemek elde değildi. Birgün yine muhabbetimiz sırasında esnaf olan bir bendesi kendi işletmesiyle ilgili gazetede yayınlanan haberi sevinçle göstermişti. Kendilerinin adının zikredilerek teşekkür edilmediğini bahane ederek öylesine bir haşlamıştı ki, görülesi değil. Tahammül edemeyerek abdest almak için yanlarından ayrılırken o kişi duyduğu veçhile “Efendim zuhurat” demişti de yemediği küfür kalmamıştı.
Döndüğümde öfkesi hâlâ dinmemişti. “Bunda kızılacak bir şey yok ki, zuhurat işte” dediğimde aynı şiddetle “Ne zuhuratı ağabey düpedüz terbiyesizlik yaptığı” diyerek ısrarını sürdürmüştü. “Bu senin yaptığın ‘Zuhurat Münafıklığı’ değil mi? Senin için geçerli olan tecelli onun için iptal mi?” dediğimde bakışlarından gömülü olduğu o kültürden çıkmak istemediğini anladığımdan iletişimimi kesmiştim.
…
SÜNUHAT, tuluat, varidat ve zuhurat kavramları ilgili çevrelerce bilinir ve sıkça kullanılır. Ayıklama yapılmadığında da bu nevi kazalar kaçınılmaz.
Akla ve kalbe birden doğan mânâlara sünuhat, hazırlıksız aniden kalbe gelen ilhamlara tuluat, bir mânâ ve hakikatin akıl ve kalpte beklenmedik bir anda hasıl olup zuhura gelerek aşikâr olmasına da zuhurat denir. Keşfi de içerir. Nüanslarla ayrılır birbirinden ama konumuz açısından genel olarak hepsine zuhurat diyebiliriz.
…
ARININ toplayıp içine aldığı çiçekleri işleme tâbi tutarak bal yapması gibi bir ameliyeden geçirip kendimize ait kılmadığımız her konu bizi o meselenin iki yüzlüsü yapar. Bu tokmak hepimizin başında patlayabilir. Madrabazlıktan öteye gidilemez. Kabzımal misali elimizi değdirmeden satışını yaptığımız kelamlar güzel olabilir ama onları arı gibi işleyip kalbimizde ve aklımızda hazmedilmiş şifaya dönüştürmediğimiz müddetçe bu ezber tekrarları bizi sadece münafık yapar.
Gömülü olduğumuz yerden çıkarak zuhurat münafıklığından kurtulmak nasibimiz olsun inşallah.
Ya Selam.
10.01.2026


