Eğitimdeki ‘Gizli Ellerin’ Mesleki Eğitim Korkusu!

 

Kâğıttan Uçaklarla İstikbal İnşa Edilmez! Üretimin Çelik Çekirdeği: MESEM Müdafaası.

“Eğitimin sivilleşmesini ve MESEM ile gençlerin zanaat kuşanmasını kendileri için tehdit gören bazı çevreler; evlatlarımızın yarınlarına savaş açıyorlar.  Eğitimde asıl devrim; müfredatı tekelci ve zorunlu eğitim kalıplarından kurtarıp maarifimizi halka mal edecek bir “Sivilleşme Hamlesi” ile mümkündür. Hedef, gençlerimizi dört şıkka hapsetmek yerine, lise çağındaki her evladımızın en az bir meslek sahibi olduğu bir sistem inşa etmektir. Çünkü elinde “Altın bileziği” olan genç, hayata karşı sarsılmaz bir özgüven kazanır; mesleksiz bırakılan gençlik ise her daim güvensizliğe mahkûm kalır.
 MESEM, medeniyetimizden doğan Ahilik sistemini günümüze taşıyan; gençlerimize yaparak, yaşayarak ve usta-çırak geleneğiyle öğrenme imkânı sunan muazzam bir fırsattır. Sadece bir meslek değil, aynı zamanda iş ahlakını da öğreten bu model; doğru değerlendirilip desteklendiğinde, her gencin kabiliyetine göre değer bulduğu bir iş ve ekmek kapısına dönüşecektir. Maarif Platformu Başkanı Prof. Dr. Osman Çakmak ile merkezi sınavların baskısını kıran, öğretmeni merkeze alan ve gücünü taklitlerden değil, Ahilik gibi köklü değerlerimizden alan yerli eğitim modelini; mesleki eğitimdeki bir çıkış yolu olan MESEM’i konuştuk. Kâğıt üzerindeki başarıdan, hayatın içindeki ustalığa ve bilgeliğe geçişin yol haritasını bu söyleşide bulacaksınız.

UĞUR CANBOLAT

———————–

Merhaba Hocam. Bugün hayatın tam merkezinde, sanayide, atölyede, o nasırlaşmış ellerin arasında duran ama bir o kadar da yalnızlaştırılmış bir meseleyi; “Mesleki Eğitimi” konuşmak istiyorum sizinle. Hocam, memleketin sokakları diplomalı işsiz dolu, sanayi ise usta bulamıyor. Bu nasıl bir tezat? Buradan giriş yapabilir miyiz?

-Elbette Uğur Bey, biz aslında bir “Diploma İllüzyonu” içinde yaşıyoruz. Bakınız, Türkiye’de üniversite diploması artık bir eğitim belgesi olmaktan çıktı; fırtınada sığınılan, ancak çatısı akan naylon bir limana dönüştü. İnsanlar o limana sığınıyor ama içeride boğuluyorlar. Bizim en büyük yaramız “Mesleksizlik.” Fakat bu kendiliğinden olmadı; birileri bu memleketin gençlerini kasten, bilerek “diploma avcısı” haline getirdi.

Çok sert bir giriş yaptınız. Peki, kim bu birileri? Kimin derdi olabilir üretmeyen bir gençlikle?

-Sert değil ama çok net konuşalım: Eğitim ticaretini rant kapısına dönüştüren özel okul baronları, üniversite hazırlık kursları ve “Türkiye dışarıya bağımlı kalsın, biz üretemeyelim” diyen o sömürgeci kafadan bahsediyorum. Gençleri lise bitene kadar test çözme robotuna çevirip, sonra da içi boş üniversitelerde dört yıl daha oyalıyorlar. Neden? Çünkü çocuk 10. sınıfta dükkâna girse, eline tornayı alıp “Ben üretiyorum” dese, o devasa “Sınav sektörü” çökecek. Türkiye’nin mesleki eğitimdeki başarısı, birilerinin cebindeki rantın kesilmesi demektir. Bu yüzden MESEM’lere (Mesleki Eğitim Merkezleri) bu kadar hınçla saldırıyorlar.

MESEM saldırılarına değindiniz madem buradan devam edelim. Son dönemde bir “çocuk sömürüsü” sakızıdır gidiyor. İş kazaları üzerinden MESEM’ler itibarsızlaştırılıyor. Bu işin aslı nedir?

-Bakınız, kaza bir gerçektir; Türkiye iş kazalarında dünya üçüncüsü. Ama kaza okul bahçesinde de oluyor, trafikte de asansörde de… Mutfakta elini kesen var diye yemeği mi bırakacağız? Eğer bu çevreler samimi olsalardı, “MESEM kapansın” demezlerdi; “Gelin, bu çocuklara kendi kültürümüze, fıtratımıza uygun en ileri İş Sağlığı ve Güvenliği sistemini kuralım” derlerdi. Demiyorlar! Niyetleri üzüm yemek değil, yerli üretimin şahdamarı olan MESEM’i boğmak. Onlar istiyorlar ki gençler “Garsonluk” yapsın, “Kuryelik” yapsın ama “Teknisyen” olup fabrikaya hükmetmesin.

Tarihsel bir perspektifle bakarsak, biz Ahilikten gelen bir milletiz. Ne oldu da “usta” kelimesi dizilerde, filmlerde bir karikatür öğesi haline geldi?

-Uğur Bey, o kadar haklısınız ki… Bizim genetiğimizde Ahilik var; yani üretimi ahlakla, mesleği erdemle nikahlayan o muazzam sistem. Bizde usta, sadece iş öğreten değil, “Fütüvvet” yani ruh aşılayan kişidir. Davud Peygamber demiri hamur gibi yoğururken bize bir hikmet bıraktı. Ama biz modern komplekslerimiz yüzünden ustalığın üzerine “Başarısız çocukların sığınağı” etiketi yapıştırdık. Bugün dizilere bakın; marangoz ya kabadayıdır ya cahildir. Oysa usta, maddeye ruh katan bir filozoftur. Biz bu estetiği kaybettik.

Peki, Teknik Eğitim Fakültelerinin kapatılması? Bu, bir cinayet değil miydi mesleki eğitim için?

-Kesinlikle bir suikasttı! 1980’lerde mühendis kökenli üç lider (Demirel, Erbakan ve Özal) Türkiye’yi sanayiyle ayağa kaldırmak istediğinde, bu okullar altın çağını yaşıyordu. Puanları fen liseleriyle yarışırdı. Sonra bir “Görünmeyen makas” geldi ve Teknik Eğitim Fakültelerini kapattı. Yerine mühendis yetiştiren “Teknoloji Fakültelerini” koydular. Yani, askere subay yetiştiren okulu kapatıp, “Herkes general olsun” dediler. Ee, cephede askeri kim eğitecek? Meslek lisesinin öğretmeni, yani ustası bizzat pedagojik formasyon almış bir “tekniğin dervişi” olmalıydı. O damar kesilince, mesleki eğitim öksüz kaldı.

Hocam, “2+2 Lise Modeli” tartışmalarına ne diyorsunuz o zaman? Bu bir çözüm mü, yoksa yine bir pansuman mı?

-Ankara’nın soğuk odalarında, sahadan kopuk bürokratların hazırladığı “Sayısal formüller” bu ateşi söndürmez. Eğer bir çözüm arıyorsak, çözüm lise süresini kâğıt üzerinde bölmek değil; eğitimi “Tehvid-i Tedrisat”ın o katı, tekelci kalıplarından kurtarıp hayatla buluşturmaktır.

MESEM bunu mu yapıyor?

-Evet. Haftada 4 gün hayatın içinde, 1 gün okulda. Genç, tornanın başında metal eğerken aslında kendi karakterini de dövüyor. Eğer samimiyseler, lise kontenjanlarını şişirmek yerine, çocukların %70’ini kabiliyetlerine göre mesleki eğitime yönlendirirler. Ama dedik ya; o zaman sınav baronları aç kalır!

Sektörün, sanayicinin bu işte vebali var mı? Varsa nedir? Onlar da “eleman yok” diye ağlıyorlar ama taşın altına elini koyuyorlar mı?

-Çoğu koymuyor maalesef. Sanayici çocuğu “Ucuz iş gücü” görürse, o çocuk dükkândan kaçar. Çocuğu kazanmak zorundasın! Ona rızkını (maaşını) doğrudan, aracısız vereceksin. Ona sadece cıvata sıkmayı değil, o cıvatanın kâinattaki nizamın bir parçası olduğunu anlatacak bir “usta” olacaksın. Gönül bağı kurulmayan yerde eğitim olmaz, sadece mesai olur. Sektör, çocuğu “geleceğin ortağı” olarak görmediği sürece ağlamaya hakkı yok.

Son olarak; bu karamsar tablodan çıkış yolu nedir? Gençlere ve ailelere ne söylemek istersiniz?

-Çözüm fıtrata dönmekte. Her çocuk bir madendir. Kimi altındır, kimi gümüş, kimi demir… Biz hepsini aynı “üniversite hazırlık” kalıbına sokup eritmeye çalışıyoruz. Yazıktır! Aileler korkmasın; evladının elindeki altın bilezik (zanaat), duvarda asılı işsizlik belgesinden (diploma) bin kat evladır. Türkiye ancak üreterek, kendi zanaatkârını, kendi çırak filozoflarını baş tacı ederek bu sömürge düzenini yırtar. Ustalık bir “Son tercih” değil, bir “Başlangıç onuru” olduğunda bu memleket yeniden ayağa kalkacaktır.

REÇETE: MESEM’İ “ÇIRAK FİLOZOFLAR” AKADEMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK

Hocam, buraya kadar meselenin ruhunu ve dünyadaki karşılığını konuştuk. Ama gelin iğneyi biraz da kendimize batıralım. Bugün Türkiye’de 1,7 milyon öğrencisiyle MESEM “Sessiz bir güç” olarak duruyor. Ancak bu gücün önünde yapısal tıkanıklıklar var. MESEM’i kâğıt üzerindeki bir formül olmaktan çıkarıp, gerçek bir “üretim nehrine” nasıl dönüştüreceğiz?

-Eğer yasa teklifi hazırlayanlar Ankara’nın yüksek tavanlı odalarından çıkıp sahanın nabzını tutsalardı, “2+2” gibi pansuman formüllerle vakit kaybetmezlerdi. Çözüm, MESEM’i yani modern çağın “çırak filozoflarını” yetiştiren o damarı güçlendirmekte. Genç; haftada 4 gün dükkânda terleyip 1 gün okulda hikmetini alıyorsa, biz o yolu pürüzsüz hale getirmeliyiz. Bunun için de “acil eylem planı” tadında şu 7 adımı atmak zorundayız.

Bunlar neler? Sırasıyla alabilir miyiz?

-Birincisi; İşletme Seçiminde “Nezaket ve Liyakat” Dönemi: Çocuğu “git kendine iş yeri bul” diye sokağa bırakamazsınız. Devlet; Organize Sanayi Bölgeleriyle masaya oturmalı. Her işletme çırak alamaz; etik değerleri olan, ustalık kültürü yüksek yerler A-B-C diye kategorize edilmeli. Çırak, sadece cıvata sıkan değil, bir ahlakı devralan emanettir.

 İkincisi. Harçlık Meselesi: “Alın Teri ve Aidiyet Köprüsü”

Disiplinli Bereket: Bakanlık desteğinin doğrudan öğrenciye yatırılması kulağa hoş gelse de, bu durum çırağın işyerine olan aidiyet bağını zayıflatma riski taşır. Mevcut sistemdeki “önce işveren öder, sonra devlet iade eder” kurgusu; parayı sadece bir harçlık olmaktan çıkarıp, usta ile çırak arasında bir sorumluluk ahdine dönüştürür.

İşletme Sadakati: Harçlığın işveren eliyle takdim edilmesi; öğrencinin devamlılığını teşvik eden, patronuyla arasındaki hiyerarşiyi ve işyeri kültürünü besleyen stratejik bir disiplin aracıdır. Doğrudan ödeme, öğrenciyi “devlet memuru” psikolojisine sokup işletmeden koparabilir. Oysa paranın ustanın elinden geçmesi; hem iş disiplinini diri tutar hem de “hak edilen ücret” bilincini aşılayarak aidiyeti perçinler. Maddi süreçteki bu şeffaf denetim, öğrencinin işine odaklanmasını sağlayan en güçlü motivasyondur.

Üçüncüsü; Atölye Değil, Yaşam Alanı: MESEM’lerin altyapısı dökülmemeli, aksine teknoloji kokmalı. Müfredata sadece teknik bilgi değil; ticaret hukuku, meslek ahlakı ve “helal kazanç” şuuru eklenmeli. Uzun ve sıkıcı ders saatleri yerine, gencin şevkini artıracak “iş başında pedagoji” gelmeli.

Dördüncüsü; Eğitim İletişim Birimleri: Okul, veli ve iş yeri arasında kopukluk var. Bu üçgeni sağlam tutacak “Eğitim İletişim Birimleri” kurulmalı. İdareciler sadece kâğıt imzalayan memur değil; Ar-Ge odaklı, sektörle barışık, gencin derdiyle dertlenen isimlerden seçilmeli.

Beşincisi; Lise Mezunlarına “Hızlandırılmış Hikmet“: Son yıllarda lise mezunları da MESEM’e koşuyor. Bu gençler için özel, proje tabanlı hızlandırılmış programlar açmalıyız. Onları “yeni baştan okuyormuş” gibi değil, “ustalığa hazırlanan uzmanlar” gibi yetiştirmeliyiz.

Altıncısı; Bürokrasisiz Ustalık: Gerçek ustalara kapıyı açmalıyız Uğur Bey. “Diploman yoksa derse giremezsin” inadından vazgeçilmeli. 40 yılını o tezgâha vermiş bir “yaşayan efsaneyi” çocuklarla buluşturmak için bürokratik engelleri yıkmalıyız. Çırağın mezuniyetine sadece kâğıt değil, usta da onay vermeli.

Yedincisi; Dinamik Müfredat: Sanayi her gün değişiyor, bizim müfredat ise 10 yıl geriden gelmemeli. Sektörün ihtiyacına göre her bölge kendi ders programını güncelleyebilmeli. Yani eğitim, hayata sinen bir üretim biçimi haline gelmeli.

Sırasıyla anlattığınız bu yedi madde aslında Ahilik ruhunun dijital çağla güncellenmiş hali gibi…

-Tam olarak o! Eğer biz MESEM’i yerelleştirip bu zafiyetleri giderirsek; köydeki çocuk toprağıyla, şehirdeki çocuk makinesiyle, sanatçı ruhlu çocuk kelimeleriyle bütünleşir. İşte o zaman eğitim, sömürgeci bir diploma yarışı değil; medeniyet inşa eden bir “Hikmet atölyesi” olur. Bu soru, aslında meselenin bam teli. MESEM’e yönelik bu “İnsani duyarlılık” ambalajlı saldırıların perde arkasında, çok katmanlı bir statüko savunması ve ciddi bir rant kavgası var. Gelin o niyetlerin maskesini beraber düşürelim:

Hocam, bu kadar hayati bir modelden bahsediyoruz ama bir kesim her fırsatta MESEM’e yükleniyor. Başlangıçta da biraz temas ettik.  “Çocuk işçiliği”, “sömürü”, “iş kazaları” gibi başlıklarla sürekli bir yaylım ateşi var. Bu itirazların aslı astarı nedir, niyetleri gerçekten çocukları korumak mı?

-Uğur Bey, eğer niyetleri gerçekten çocukları korumak olsaydı, “MESEM’i kapatalım” demezler; “Gelin bu sistemi dünyadaki en güvenli, en korunaklı hale getirelim” derlerdi. Ama niyet başka! Bu saldırıların altında üç ana neden yatıyor ki, muhakkak üzerine gitmeliyiz.

Nedir o üç ana sebep? Yine sırasıyla alabilir miyiz?

Birincisi; “Sınav Rantı” ve “Eğitim Ticareti” Baronları: Türkiye’de devasa bir “sınav ekonomisi” var. Dershaneler, hazırlık kursları, özel okullar ve üniversite kapısındaki yığılmadan beslenen yayıncılar… Bu çarkın dönmesi için gençlerin 12 yıl boyunca okul sıralarında test çözmesi, sonra da gidip özel bir üniversiteye servet dökmesi gerekiyor. MESEM ne yapıyor? Çocuğu bu çarktan çekip alıyor, 15 yaşında “Ben üretiyorum, paramı kazanıyorum, mesleğimi elime alıyorum” dedirtiyor. MESEM’in başarısı, bu baronların “müşteri” kaybetmesi demektir. Çocuğun elinin ekmek tutması, onların saadet zincirine vurulan en büyük darbedir.

İkincisi; Sömürgeci “Masa Başı” Zihniyeti: Batı merkezli eğitim modelleri, bizim gibi ülkelerin gençlerini “diplomalı işsizler ordusu” olarak kurgular. Neden? Çünkü üretim yapmayan, sadece tüketen, bir kâğıt parçası (diploma) peşinde ömür çürüten bir gençlik, o ülkeyi dışarıya bağımlı kılar. MESEM ise “bağımsız üretim” demektir. “Çocuk yaşta çalıştırılmaz” diyenler, nedense o çocuğun 18 yaşına kadar sınıfta vakit öldürüp, 25 yaşında asgari ücretli bir kurye olmasına ses çıkarmıyorlar. Onların derdi çocuk değil; Türkiye’nin kendi sanayisini kuracak “teknisyen” sınıfının yetişmesini engellemek.

Üçüncüsü; “Pedagojik Ambalajlı” İdeolojik Kavga: Mesleki eğitimi “gericilik” veya “modernite karşıtlığı” gibi sunmaya bayılıyorlar. Çünkü mesleki eğitim, bu toprakların genetiğindeki usta-çırak ahlakını, yani Ahiliği canlandırıyor. İdeolojik olarak köksüz bir toplum isteyenler, gencin ustasından edep almasından, hayatın merkezinde pişmesinden korkuyorlar. Kazaları bahane ediyorlar; evet, tek bir evladımızın tırnağı kanasa canımız yanar, ama kaza her yerde! Trafikte binlerce genç ölüyor, “arabaları yasaklayalım” demiyorlar. Çünkü dertleri üzüm yemek değil, yerli üretimin şahdamarı olan sistemi felç etmek.

Yani aslında “çocuk korumacılığı” adı altında, Türkiye’nin üretim gücüne mi saldırılıyor?

-Aynen öyle! Bu bir “İnsaniyet” savunması değil, bu bir “Statüko” savunmasıdır. Çocuklarımızı üniversite kapılarında heba eden, onları 30 yaşına kadar “ergen” bırakan bu hantal sistemin sahipleri, MESEM’in getirdiği o diri ve üretken ruhtan rahatsız oluyorlar. Bizim çocuklarımız “Çırak” olduğunda değil, “Vasıfsız ve mesleksiz” kaldığında asıl sömürüye açık hale gelirler. Gerçek çocuk sevgisi, onlara hayatta dimdik duracakları bir zanaat ve ahlak kazandırmaktır. Ötesi lafügüzaftır!

DÜNYA NASIL BAŞARIYOR? ANKARA MERKEZLİ MÜFREDAT MI, HAYATIN KENDİSİ Mİ?

Hocam, buraya kadar teşhisi koyduk. Ama bir de şu var; dünya bu işi nasıl çözmüş? Almanya, Finlandiya, Güney Kore… Onlar “meslek” deyince ne anlıyorlar da bizdeki gibi sınav stresiyle boğulmuyorlar?

-Dünyanın başarılı örneklerine baktığımızda karşımıza tek bir devasa engel çıkıyor: Müfredat Tekeli ve Merkeziyetçilik. Bizde eğitim Ankara’daki bir binadan, tek tip bir müfredatla yönetiliyor. Oysa OECD ve AB raporları bas bas bağırıyor; mesleki eğitimin itibarı, “Merkeziyetçilik” ile ters orantılıdır. Eğer bir sistem “Tek tip müfredat, tek tip sınav” diyorsa, orada mesleki eğitim otomatik olarak “ikinci sınıf” muamelesine mahkûm edilir. Çünkü akademik eğitim norm kabul edilir, zanaat ise “başarısızların sığınağı” gibi kodlanır.

Yani Ankara’daki bir bürokratın Kocaeli’ndeki otomotiv sektörüyle, Antep’teki tekstil sektörünün ihtiyacını aynı kalemle yazması mı hatayı doğuruyor?

-Tam olarak bu! Yerel üretim ihtiyaçları ve sektör dinamikleri, o merkezi karar mekanizmaları karşısında eriyip gidiyor. Bakın, Almanya ve İsviçre’deki “Dual (İkili) Sistem” neden başarılı? Çünkü orada müfredatı sadece devlet yazmıyor; meslek odaları, yerel yönetimler ve bizzat işverenler sürecin asli aktörü. Öğrenci haftanın 3-4 günü doğrudan üretim sürecinde. Finlandiya ve İsveç’te ise mesleki ve akademik yollar “eşdeğer statüde.” Bir çocuk meslek lisesine girdiğinde “üniversite yolu kapandı” korkusu yaşamıyor; geçişler nitelik temelli ve çift yönlü. Bizde ise lise kapısından giren çocuğun boynuna “ya üniversite ya hiç” tabelası asıyoruz.

Hocam bir de “Zorunlu Eğitim” meselesi var. 12 yıl kesintisiz eğitim, kâğıt üzerinde kulağa hoş geliyor ama sahada işleri zorlaştırıyor mu?

-Eğitim sosyolojisi araştırmaları diyor ki; uzun ve tek tip zorunlu eğitim, mesleki yönelimi felç eder. Öğrencinin ilgi ve yeteneğini görmezden gelip herkesi aynı akademik hatta tutarsanız, mesleki eğitimi “Gecikmiş bir seçenek” haline getirirsiniz. Bizde çocuk 18 yaşına kadar sınıfa mahkûm ediliyor. Oysa Finlandiya örneğindeki gibi esnek yönlendirme olsa, çocuk fıtratına uygun yolu 14-15 yaşında seçse hem akademik hem mesleki başarı artacak. Biz “Zorunlu Eğitim”i, çocuğu hayattan koparıp sınıfa hapsetmek olarak anlıyoruz. Oysa gerçek eğitim hayatın kendisidir.

Merkezi sınavların bu işteki rolü nedir? LGS-YKS baskısı, beceri temelli öğrenmeyi öldürüyor mu?

– Öldürmek ne kelime, âdeta katlediyor! Ölçme-değerlendirme literatürü net: Sınav odaklı yapılar, “ölçülemeyen” her şeyi değersizleştirir. Sınav sadece ezberi, hızı ve test çözme yeteneğini ölçer. Çocuğun el becerisini, üretkenliğini, mesleki yetkinliğini ölçmez. Haliyle sistem bu becerileri “değersiz” kılıyor. Japonya ve Güney Kore’ye bakın; sınavlar tek başına belirleyici değildir. Okul içi performans, atölye yeterliliği ve hatta işyeri geri bildirimleri puanın içine katılır. Bizde ise çocuk 120 dakikalık bir sınavla “hayat boyu mesleksiz” kalabiliyor.

Uygulama eksikliğine de değinelim. Bizim çocukların “staj” dedikleri şey çoğu zaman fotokopi çekmekten öteye gitmiyor maalesef…

-İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Türkiye’de staj maalesef pedagojik bir rehberlikten ziyade, işletmeler için “Ucuz işgücü” olarak görülüyor. Öğrenci üretimle temas etmeden mezun oluyor. Almanya’daki “Dual System”de işletme, bir öğrenme alanı olarak tanımlanmıştır. İşletme sahibi sadece patron değil, öğretmendir. Bizde stajın denetimsizliği ve nitelik kaybı, mesleki eğitimin itibarını yerle bir ediyor. Çocuk mezun olduğunda eline diploma alıyor ama tornavida tutmaya korkuyor.

Dünyada “yaşam boyu öğrenme” merkezleri, halk üniversiteleri gibi esnek yapılar var. Biz MESEM’i bu hale getirebilir miyiz?

-Mutlaka getirmeliyiz! ABD’de “Community College”lar, İngiltere’de “Further Education” yapıları var. Bu kurumlar sadece gençlere değil, akşam ve hafta sonları çalışan yetişkinlere de açık. Mesleki eğitim sadece 15-18 yaş arasına sıkıştırılamaz. Sanayinin ortasındaki bir MESEM, akşamları mahallenin, işçinin, zanaat meraklısının “Akademi”si olmalı. Esnek müfredat, modüler sertifikalar ve yerel ihtiyaçlara göre açılan bölümler… Singapur bunu yaptı; mesleki eğitimi yüksek ücret ve kariyer garantisiyle destekledi ve algıyı kırdı.

Sonuç olarak hocam; sömürgeci eğitim modelinden kurtulup, yerli ve fıtrata uygun bir sisteme geçmek için bu “Tekelci Müfredat” duvarını yıkmamız şart gibi görünüyor…

-Şart değil, beka meselesi Uğur Bey! Türkiye’nin her bölgesi kendi üretim yapısına, kendi meslek geleneğine göre müfredatını esnetebilmeli. Ankara denetlemeli ama atölyedeki nefesi kesmemeli. Biz eğitimi “Bilgi aktarımı”ndan çıkarıp “Hikmet ve üretim”e dönüştürdüğümüzde, sömürü düzeninin dişlileri kırılacak. O gün, diplomanın gölgesinde kaybolan değil, elindeki zanaatla parlayan bir gençlik göreceğiz inşallah.

Ağzınıza sağlık hocam. Görülüyor ki dünya “Beceri”yi merkeze alırken, biz hala “etiket” peşinde koşuyoruz. İnşallah bu Tenha Sohbetler, bir uyanışa vesile olur. Bu derin ve samimi sohbet için teşekkür ederim. Anlaşılan o ki, asıl mesele bina yapmak değil, o binanın içindeki ruhu, yani “İnsanı” yeniden inşa etmek.

-Ben teşekkür ederim. Gören kazanır, fıtrata uyan menzile varır.

 14.01.2026

https://www.istiklal.com.tr/roportajlar/egitimdeki-gizli-ellerin-mesleki-egitim-korkusu-1081078h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post