UĞUR CANBOLAT
EFENDİ BABA derlerdi kendisine.
Ömrü kalaycılık yaparak geçmişti. Tek at koşulan bir arabası vardı. Oğlu Ziya ile civar köyleri belli bir periyotla gezer bakırdan yapılan eski kap kacağı kalaylardı.
Bir nevi gurbetçi gibiydi. İşler vaktinde bitmediğinde gece o köyde misafir olur sabahın ilk ışıklarıyla birlikte diğer köye geçerlerdi. Bu devran böyle akıp giderdi.
…
DEDEMİN ahbabıydı. Görüşmedikleri gün neredeyse olmazdı.
Elinde sarı çiçeklerle gelip kapının önünden yüksek bir tonla “Eset Efendi” diye nida ederdi.
Dedem kapıyı açtığında her zaman “Haydi haydi her öküz kendi dengiyle koşulur” cümlesini söyler koluna takıp savuşurlardı. Dedem “Nereye” diye hiç sormazdı.
Birbirini dengelen iki denk gibiydiler.
Yârenlikleri kaviydi. Söze yâr olan gördüğüm nadir kişiliklerdendi.
…
EFENDİ BABA civar köyleri kalay işi için dolaşırken aslında “Söz” derlerdi.
Duyduğu ilginç sözleri, türküleri, ağıtları, nükteleri, hikâyeleri dedeme aktarırdı. Muhabbetin demini bu şekilde tutarlardı. Hayatın telvesi gibiydiler.
Bu derlemeleri merhum dedem evimizin hayat denilen kısmının baş tarafında bulunan büyük ocağın başında oturur, bazen elini kulağına atar yeni öğrendiği bu türküleri, ağıtları ilk bize okurdu.
Ardından köy odamızda da yeri geldiğinde cemaate aynı heyecanla aktarır, seslendirirdi.
Yıllar geçmesine rağmen hâlâ dimağımda taze olan bu lezzet beni alıp tekrar o günlere götürür.
Türkülere ve hikâyelere meftun oluşumun tohumları muhtemelen o zamanlar atılmıştı.
…
ESKİ zamanlarda, kalaylama işleminin her hâne için ne kadar önemli olduğu hepimizin malumu. Bakır eşyaların dayanıklılığını ve güzelliğini artırmak için bu işlem vazgeçilmezdi ve bu, ustaların maharetli elleriyle yapılan hünerli bir işti. Bakırın oksitlenmesini önlediği gibi aynı zamanda eşyalara parlaklık kazandırırdı. Sadece bir zanaat değil, aynı zamanda mühim bir sanattı kalaycılık.
Bakır eşyaların kalaylanması günlük pratik ile sınırlı kalmazdı. Aynı zamanda hayata estetik katardı. Kalaylanmış bakır eşyalarımız, göz alıcı bir güzelliğe sahip olduğundan evlerimizin, sofralarımızın ve mutfaklarımızın zarafetine zarafet katardı.
Bakır kalay ustası Efendi Baba bunlarla sınırlı kalmamıştı. Anadolu’nun yüksek bir Çerkes köyüne sarı çiçekler ve muhabbetiyle de aynı işi başarıyla yapıyordu.
…
YAŞLANDIĞINDAN işi oğluna devretmişti. Bir nevi emeklilik hayatı sürüyordu ama bu defa dağ bayır gezmeye başlamıştı.
O, dağların hatibiydi.
Sabahın erken saatlerinde eşeğinin üzerine heybesini atıyor ve dağlarla buluşmaya gidiyordu.
Konuşuyordu onlarla.
Herkesin bu yaptığını anlamlı bulduğunu söyleyemem elbette ama dedem önemsiyordu.
Aralarındaki konuşmalardan anladığım kadarıyla dağın yükseğinde bir tümseğe çıkıyor yorulana kadar ezberlerini aşağılara doğru seslendiriyordu. Biraz halsiz kalınca bir taşın üzerine oturarak devam ediyordu söylevine.
Gün ikindiye doğru dönmeye başlayınca köye iniyor ve hemen dedemi alıp camiye doğru seğirtiyorlardı düzenli olarak.
…
BİRGÜN yine kapıdan seslenmişti güçlü bir şekilde. Kapıyı ben açmıştım. “Eset Efendi nerede?” demişti ki kapıda göründü dedem.
Efendi Babanın elinde yine sarı güller vardı toplayıp dedeme getirdiği.
Heyecanı bu defa daha bir başkaydı. İri gözleri parıldıyor ve sesinde bir başka eda seziliyordu.
“Gel hele gel” diyerek kapımızın önündeki büyük dut ağacının altındaki gölgeliğe geçip minderlerin üzerine oturdular. Titreyen elleriyle zorlanarak ceketinin iç cebinden bir takvim yaprağı çıkardı ve ellerindeki sarı güllere bakarak okumaya başladı.
“Gülleri sarı severim, toprağı ıslak.
Türküleri yanık, şiirleri hoyrat!
Havayı nemsiz, çayı demsiz…
Bir seni olduğun gibi,
Bir seni her şeye rağmen.
Bir seni, hâlâ.”
Ne olduğunu tam anlayamamıştım ama her ikisinin gözünden yanaklarına yürüyen gözyaşını gün gibi hatırlıyorum. Zihnime çakılan o dizelerin yıllar sonra Ümit Yaşar Oğuzcan ustaya ait olduğunu öğrenmiştim.
Şimdi düşünüyorum ve diyorum ki, o vakitler bir köy sadece bir köyden ibaret değildi.
Dağın hatibine ve onun yâreni olan dedeme gani rahmet ola.
Güllerin sarısı da kalbimizde daim yankılana…
Ya Selam!
15.01.2026


