Ben Oraya İnmem

UĞUR CANBOLAT

MERT bir arkadaşım var. Sivaslı. Heyecanı gözlerinden taşıyor.

Dost delisi desem yeridir. Zaman ve mekanla kayıtlı değil. Ne vakit ihtiyacınız olsa ses etmeniz kâfi. İki eli kanda olsa silip imdadınıza yetişir.

Bir benim mi… Değil.

Hayırhah olduğundan bütün sevdiklerine aynı şekilde. Hızır acil denirse abartılmış olmaz.

MERAKLI…

Sizin sohbete kapı aralamanız yeterli. Muhakkak buradan içeriye girecek sorular bulur. Aklının ikna, kalbinin tatmin olması hemen mümkün olmadığından ek sualler peşi sıra gelir. Bu, zaten gereken bir husus. Zira, insanın duyduğunu, okuduğunu bir temele bağlaması şart.

Akıl, bağlamak, bağ kurmak demek ilgili bilgiler arasında. Bu örümleme olmadığında veriler birbirinden kopuk olacağından ulaşılan malumat kişiyi sonuca ulaştırmıyor. Yorumlama imkânı tanımıyor. Dolayısıyla tefekkür dediğimiz kanıta dayalı derinlemesine düşünmeye erişemez.

Ne gördüğünü yorumlayamaz. Ne sezdiğini hissettiremez.

Ağlamasının, coşmasının, üzülmesinin, kederdîde olmasının açıklanabilecek bir mânâsı kalmaz.

Ayrıca herkesin gördüğü kadarını gördüğünden, bildiği kadarını bildiğinden, hissettiği kadarını hissettiğinden vasatlığı aşamaz. Sıradan biri olur.

Hayat şaşırtır insanı. İnsanlar da öyle. Gözünüzün önünde olanı görmezsiniz nahif bir yürekten vareste olduğunuzda.

Günlük telaşeler bileklerimize kelepçe olduğundan onlardan fırsat bulup yaşamın içinde sessizce akıp giden hikayelere âşina olamıyoruz.

Gördüğümüzü gördüğümüzden, duyduğumuzu duyduğumuzdan, sezdiğimizi sezdiğimizden ibaret saymak gibi bir gafletin içine yuvarlanıyoruz.

Madem yeri geldi, anlatıverelim.

Hak ereni bir dervişe sual etmişler: “Ağlıyor musun?”

Kendini kendinde bulup tanış olmuş o bilge yürek cevap etmiş: “Derdimi suluyorum.” Ardından “Fazla olanlar taşıyor” demeyi de ihmal etmemiş.

Hayat aynı belki de…

Ama farklı bakanlar için değil…

MURAT koymuşlar adını. Usta demeyi de ihmal etmemişler tabii.

Kendi özünü arayıp bularak murat almak elbette güç bir iş. Çileli.

Dolambaçlı yolları düz eylemek hem aklı çalıştırmayı hem kalbi işlettirmeyi mecbur kılıyor. Kraliçesini bulmak, ecesine kavuşmak, bahara erişmek elbette kolay değil.

“Bin bahar görse de taş yeşermez” demiş erenler. Haklılar. Bunun için er olup canını bulmak, meydanın merdi olmak lazım.

GEÇEN gün şair dostlarla bir muhabbet meclisine diz çökmüştük.

Gençleştik. Hikâyeler dürüldü yüreğimizde. İçinden geçtik esenlikle…

Allah’ın nurunun iyi insanların kalbinden coşup çevreye nasıl taştığına şahitlik ettik.

Şükrettik şâkir olduk. Dünya tozlarından kurtulmuş olmayı diledik.

YILLAR evvel şahit olduğu bir trafik tartışmasını aktardı dostum.

Haksız olmasına karşın ağzı kalabalık olan kelimeleri öfkeyle kabartmış. Taştıkça taşmış. Hırsını da alamamış.

Muhatabı alttan almış evvela ama anlaşılmadığını fark edince o da kibrinin atına binmiş tabi. Söz sükût bulmayınca “Ben oraya inmem ama sen de buraya çıkamazsın” demiş.

NOT aldım hemen.

Başka açılardan bakabileceğimi düşündüm çağrışımlarıyla…

Fena bir hastalığımız var.

Yükselmeyi değil aşağıya çekmeyi seviyoruz. Bununla tatmin olmayı yeğliyoruz.

İstiyoruz ki, ilim ve irfan ehli hep aşağıya insin. Bizim anlayacağımız lisanla söz söylesin.

Oysa yapmamız gereken bunun tam tersi olmalı.

Yükselmeyi dilemeliyiz. Kendimizi geliştirmeyi amaç edinmeliyiz. Muhataplarımızın bizi zorlayacak, araştırmaya sevk edecek kelamlar lütfetmesini arzulamalıyız.

Bildiklerimizin tekrarından öteye geçmeyen muhabbetlerin tiryakisi olmaktan artık vazgeçmeliyiz.

Ayrıca ehl-i ilim inebildiği kadar aşağılara iniyor zaten. Bizim algımıza göre bir dil kuruyor.

Ama bu hep böyle olmamalı.

Paradigmalar değişmeli.

Hiç olmazsa içine girdiğimiz şu mübarek günlerde ilimde, irfanda, anlayışta, gayrette, değişim ve dönüşümde miraç etmeyi başarmalıyız.

Hayırlı Ramazanlar efendim.

Ya Selam.

19.02.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/ben-oraya-inmem-1084986h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post