Bir “Hu” Nidasıyla Ruhun Yeniden İnşası

Kendine has, loş ama gönül aydınlatan “Tenha Sohbetler” köşesindeyiz yine. İftar sonrasında çaylar süzülmüş, sözün demini alma vakti gelmiş. Karşımızda Prof. Dr. Osman Çakmak hocamız var. Ama bu sefer konu sadece bir “trend” değil, bir “cihanşümul gönül seferberliği.

Bir “Hu” nidasıyla başlayan ruhun yeniden inşasını siz İstiklal Gazetesi okuyucuları için irdeliyoruz.

Konu hakkında lehte aleyhte pek çok şey söylendi. Mübarek Ramazan’ın verdiği ruhani hoşlukla sere serpe bir söyleşi gerçekleştirdik. Eğitim konularında sürekli kapısını çaldığımız Maarif Platformu Başkanı Prof. Dr. Osman Çakmak ile bu defa Celal Karatüre’nin vesile olduğu “Hu” rüzgarını ele aldık.

UĞUR CANBOLAT

——————–

Hocam, tenha köşemize tekrar hoş geldiniz. Bugün dünya başka bir şeyi konuşuyor; Sibirya’nın buz gibi havasından Endülüs’ün sıcak rüzgarlarına kadar her yerde tek bir sada yankılanıyor: “Ya Hu!” Sosyal medyada bir video görüyoruz, bakıyoruz listeler altüst olmuş. Nedir bu işin hikmeti size göre?

Allah’ın şu işine bakınız Uğur Bey dostum! Bu “Hu” sadasında öyle bir simya, öyle bir manevi kuantum sıçraması var ki; adeta ruhun o ince esiri (eter) yapısını yeniden inşa ediyor. İnsanlar bunu sadece bir melodi sanıyor ama yanılıyorlar. Bu ilahide sadece bir nota yok; içinde yanıp kül olmuş bir “İlahi Aşk”ın, atom çekirdeğindeki o muazzam enerji gibi patlaması var. Öyle bir büyü ki bu, hani Hz. Musa’nın asası sihirbazların oyununu bozmuştu ya, işte bu ses de modern dünyanın sahte illüzyonlarını bozuyor!

Küresel bir tecelliden bahsediyoruz o zaman…

-Elbette! Gözlerimizi açıp bir bakalım: Rusya’dan İngiltere’ye, Amerika’nın devasa gökdelenlerinden Çin’in o kadim sokaklarına, hatta Japonya’nın yüksek teknoloji üslerine kadar bu ilahi bütün listeleri altüst etti. “Topik” zirvelere taht kurdu! Sibirya’nın dondurucu soğuğunda bu “Hu” ile ısınıyorlar, Tokyo’nun o kaotik kalabalığında bu sesle sükûnet buluyorlar. Hatta iddia ediyorum; biyolojik hücrelerimiz bile bu zikirle rezonansa girip “Ya Hu” diye titriyor sanki!

Geçenlerde o İspanyol grubunu izledim hocam, adamlar öyle bir söylüyor ki hayret etmemek elde değil.

Ah o İspanyollar… Endülüs’ün genetik mirası mı depreşti dersin, yoksa kalbin dili İspanyolca-Türkçe dinlemeden tek bir merkezde mi birleşti? Adamlar öyle bir içten söylüyor ki, sanırsınız asırlardır bu aşkın dergahında çile çekmişler. Bu bir müzik hadisesi değil Uğur Beyciğim; bu adeta bir “Ruhani ve Nurani Fetih!” Cihanşümul bir gönül seferberliği! Hani meşhur sözdür ya; “Gönül dili bilmeyen, lisan-ı halden ne anlar?” İşte bu ses bütün lisanları susturup tek bir hakikati haykırıyor.

“Samimiyet İhtilali” diyorsunuz yani…

Tam olarak bu! Samsunlu Celal kardeşimizin hayatına bir bak… Karşımızda pırıltılı sahneler, dev prodüksiyonlar yok. Yoklukla pişmiş, çileyle yoğurulmuş, ömrünü Kur’an’a ve insanlığa adamış bir derviş gönlü var. Milyonluk PR şirketlerinin, o devasa ajansların yapamadığını; “bir lokma, bir hırka” dairesinde, kapı kapı dolaşıp aldığı yardımları ihtiyaç sahiplerine dağıtarak başardı o. İşte İhlasın Zaferi budur! Dünya ehlini korkutan o “anatomik sarsıntı” da buradan geliyor: Onlar zaferi parada, reklamda sanırken; Allah, hiç hesapta olmayan bir kuluyla o sahte kaleleri yerle bir ediverdi.

Çocuklardaki etkisi ise bambaşka bir dosya hocam…

İki yaşındaki sabilerin bu ilahiyle coşması, “Bana Kâbe’yi aç” diye feryat etmesi tesadüf mü? Haşa! Bu, o masum fıtratın, Celal kardeşimizin gönlündeki o katıksız İslam ve insanlık hizmetiyle rezonansa girmesidir. Allah, davasına ihlasla sarılanın sesine öyle bir frekans yükler ki; o ses dünyanın öbür ucundaki Japon’un da İspanyol’un da kalbini bir “manevi pusula” gibi Hakk’a çevirir.

Maarif davamıza gelirsek yine… Biz nerede hata yaptık da bu ruhu binalarda bulamıyoruz?

Ah Uğurcuğum, yıllardır eksik bıraktığımız o “ruh”, işte bu samimiyettir. Eğitimi beton binalara, ruhsuz müfredatlara, sadece akla hitap edip kalbi aç bırakan soğuk test kağıtlarına hapsettik. Oysa bugün Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile “Kâmil İnsan” ufkuna yelken açmışken, bu mütevazı faaliyet bize şunu haykırıyor: “Fıtratı uyandırmayan eğitim, sadece zihni hamallıktır!”

Hocam, meseleyi Celal Karatüre’nin o samimi duruşundan aldık, cihanşümul yankısına getirdik. Ama burada çok kritik bir nokta var; tam da bu “Hu” sadasının dünyayı sardığı günlerde, Millî Eğitim Bakanlığı’nın (MEB) o meşhur Ramazan Genelgesi yayımlandı. Sanki sokaktaki bu fıtri uyanış ile devletin eğitim vizyonu bir yerlerde gizli bir sözleşme imzalamış gibi… Bu tevafuku nasıl okumalıyız?

Bak Uğur dostum, bu öyle sıradan bir rastlantı değil; bu muazzam bir “manevi senkronizasyon”dur! Millî Eğitim Bakanlığımızı, bu yüksek vizyonu ve toplumsal genetiği okuma feraseti sebebiyle yürekten tebrik ediyorum. Yıllardır eğitimi soğuk beton binalara, ruhsuz müfredatlara ve sadece akla hitap edip kalbi yetim bırakan test kağıtlarına hapsetmiştik. MEB’in bu genelgesi, Ramazan’ın o rahmani iklimini okullara taşıyarak, müfredatı kâğıt üzerindeki bir metin olmaktan çıkarıp ete kemiğe büründürdü. Celal kardeşimizin sokaklarda başlattığı o “Samimiyet İhtilali” ile Bakanlığın bu adımı tam “fıtrat” merkezinde buluştu. İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin aradığı o “kayıp ruh” tam da buradadır!

Peki hocam, mekteplerde bu uyanış varken, neden “irfanın merkezi” olması gereken üniversitelerden bir ses çıkmıyor? O “fildişi kuleleri” neden bu manevi koro içinde yer almıyor?

-İşte en hazin yaramız bu! İlkokuldaki sabiler, daha kelimelerin anlamını sökmeden “Hu” diyerek kâinatın zikrine eşlik ederken; hürriyetin ve bilimin kalesi olması gereken üniversitelerin bu manevi frekansın dışında kalması, köklerinden kopuk bir bilim anlayışının hazin göstergesidir. Akademik kürsüler sadece teknik veri ve ithal kuramlarla mı dolmalı? Gençliğin o delişmen, o fırtınalı enerjisini; kendi öz kültürüyle, tasavvufun o zarif nezaketiyle ve ilahilerin yüksek frekansıyla buluşturmak için daha neyi bekliyoruz? Üniversite, hayatın merkezinde değilse, toplumun ruhuyla rezonansa girmiyorsa sadece bir “diploma fabrikası” olarak kalır.

O zaman asıl soruya gelelim hocam: Ne yapmalı? O özlediğimiz mektep, cami ve tekke üçlemini modern dünyada nasıl yeniden canlandırabiliriz?

Dostum, bizim kadim medeniyetimizde bu üç yapı birbirinden kopuk binalar değildi; bunlar insan ruhunun farklı ihtiyaçlarını karşılayan tek bir bütünün parçalarıydı. Geçmişte tekkeler birer “Gönül Laboratuvarı” gibi çalışırdı. Adabı, terbiyeyi ve o meşhur “edebi” kitaptan ezberletmez, hayatın ritminden öğretirdi. İlahilerle, gazellerle, zikirlerin o muazzam ahengiyle ruhun rezonansını ayarlarlardı. Edep, orada bir kurallar bütünü değil, bir nefes alma biçimiydi. İşte bugün Maarif Modelimizde hayal ettiğimiz “Bütüncül Eğitim” tam olarak budur! Kendi müziğimizi, kendi oyunumuzu birer “pedagojik şifa” olarak müfredatın içine enjekte etmeliyiz. Eğer bunu yapamazsak; eğitimi kendi özünden koparırsak, ortaya toprağı olmayan saksı ağaçları çıkar. O ağaçlar ne meyve verir ne de kimseye gölge eder!

Hocam, bu bütünün içinde bir de “folklor” meselesi var ki, sen buna sadece bir oyun olarak bakmıyorsunuz?

Asla! Folklor bizim ihmal ettiğimiz muazzam bir hazinedir. Folklor dediğimiz şey sadece düğünlerde sergilenen bir seyirlik gösteri değildir; o, bu toprakların genetik kodudur, ritmidir. O, kelimenin tam anlamıyla bir “Birlikte Hareket Etme Sanatı”dır! İlk ve ortaokullarda folklor hem musikidir hem kardeşliktir hem de en doğal spor ve beden eğitimidir. Omuz omuza halay çeken, horon tepen, zeybek duran çocuk; iş birliğini, birbirine güvenmeyi, ahengi bozmadan beraber ter dökmeyi kelimelerle değil, bedeniyle ve ruhuyla öğrenir. Bu yüzden folklor, “mecburi bir şifa” olarak müfredatın tam kalbine yerleştirilmelidir! Kendi ritmini bilmeyen bir nesil, başkasının müziğinde savrulmaya mahkumdur. Bizim zeybeğimizdeki vakar, barımızdaki sarsılmaz birlik; çocuğun dimağına daha o yaşlarda bir “şahsiyet aşısı” gibi zerk edilmelidir!

“Hegemonya savunmada” bunu nasıl açıklayabiliriz?…

Evet! Birileri bu uyanıştan rahatsız olup nefret saçadursun; biz biliyoruz ki bu bir “Zemin Hareketidir.” Yukarıdan dikte edilen değil, aşağıdan fışkıran bir rahmettir. Milyarlık prodüksiyonlarla yapılamayanı, samimi bir ilahi ve bir parça ihlas başardı. Artık kendi oyunumuzu kurma vaktidir!

Hocam, ağzına sağlık. Son bir sözle bağlayalım mı?

 Bak Uğur Bey dostum, meseleyi şöyle mühürleyelim; bu iş asla bir popülerlik yarışı ya da sosyal medya kavgası değildir. Bu, insan ruhunun aslına, evine dönmesi yani bir “Sıla-i Rahim” yolculuğudur. Celal kardeşimizin bu duruşu; kaynağını fıtrattan alan ve önüne set çekilemeyen bir **”Vaveyla-i Gönül”dür. Dağa, taşa, kurda, kuşa, hatta o paslanmış sinelere bile “Allah” dedirten muazzam bir “Zikr-i Kâinat” sadasıdır bu. O parıltılı ama içi boş yapaylığa milim göz kırpmayan, sadece Hakk’a yaslanan bir “İhlas-ı Tam” sergiliyor karşımızda.

Kibrin ve gururun semtine uğramadığı o “Makam-ı Hiçlik” neşesiyle, bugün insanımızın yüzünde o eski, saf ve fıtri tebessümü yeniden açtıran bir “İnşirah-ı Sadr” vesilesi oldu. O, fildişi kulelerde değil; halk neredeyse, dert neredeyse, o samimi ihlas neredeyse tam orada diz kırmış bekleyen hakiki bir “Hadim-ül Ümmet.” Mesele bu kadar berrak; gönül diliyle konuşanları hiçbir algoritma susturamaz! Hu… Aşk olsun, mayamız hep taze, yolumuz hep hakikat olsun!

-Eyvallah hocam, aşk olsun…

04.03.2026

https://www.istiklal.com.tr/roportajlar/bir-hu-nidasiyla-ruhun-yeniden-insasi-1086436h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir