Geçmiş, Geçmemiştir İmanım

UĞUR CANBOLAT

SABAH uyandığımızda toprak damlı evimizin önü tepeleme kar dolmuştu. Gece muhteşem bir fırtına vardı ki, uğultusu kulaklarımdan hâlâ gitmez. Odamızın küçük sayılabilecek penceresinin önünde oturmuş ay ışığının belli belirsiz aydınlattığı gecenin dehlizinden geçiyorduk. Ben gündüz köyün neredeyse yarısını misafir eden köy odamızda dedemle kalıyordum. El etek çekilince yüklükten babam yatak ve yorganımızı indirip serer sonra eve geçerdi. Baş başa kalırdık. Susmayı severdi böyle zamanlarda. Hayalinin nerelerde dolaştığını bilemezdim. Daha doğrusu hayal nedir onu bilmezdim. Sanki upuzun tarlalar vardı içinde. Ucu bucağı görünmeyen. Gecenin soğuk sessizliğinde sobanın ateşi gürleyip dururken o, sükûnetin meyvelerini toplarcasına ya da o engin tarlalarda hasadın hesabını yaparcasına uzun düşüncelere dalardı.

Köy çocuğuyum işte. Dedemi tanımlayacak başka veri yoktu ki elimde.

YAĞMURU bilirdim. Yakalanmamak için büyüklerimden gökyüzüne bakmayı ve onu okumayı deneyimliyordum. Bulutların hareketinden, rüzgârın yön ve şiddetinden yağmurun haberini alırlar ve “Haydi toparlayın şunları” diyerek harmanda serili olan samandan henüz ayrılmamış buğdayın çabucak yığın hâline getirilip etrafını süpürgeyle çevirmemizi isterlerdi. Uçmaması için üzerine naylon gererek çevresine büyücek taşlar yerleştirirdik. Bir müddet sonra da yağmur öylesine bir selamlardı ki bizi altına sığınacak saçak aramak için koşuştururduk.

Tırpan zamanı evden öğlen azığı götürmeyi bilirdik. Çobanın yemek sırası bize gelmişse akşam karanlık çökmeden helkeye konulan sıcak çorba ile yufka ekmeği vaktinde götürüp teslim etmeyi bir de.

TRENİ görmemiştim. Uçağı bilmezdim. Otobüs ile seyahat etmemiştim henüz. Gazozu tatmamış, dondurmayı yalamamıştım. Radyodan hayretler içinde duyduğum seslere aşinaydım ama televizyondan bahseden misafirleri ağzı açık dinlerdim. O kutuya nasıl sığdıklarına akıl erdiremezdim. Dedemin kar yağan gecelerde nerelere dalıp gittiğini bu azıcık bilgiyle tahmin edemezdim tabi.

GECELERİ suskun olan dedem gündüz çok daha başkaydı.

Muhabbetin demini tutardı. Öyle bir anlatımı vardı ki, dinlenmeye doyulmazdı. Hikâyeler aktarır, şiirler okurdu. Elini kulağına atıp bir türküye asıldığı da olurdu.

Ondan tebarüz etmiş olmalı ki, bende aynı şeyleri yapıyorum. Babam hazret örneği kendi geçmişinden vererek “Dedene benzeyen bir sen çıktın” demişti gururla. Sevinmiştim.

Babam bende geçmişin izlerini arıyor olmalıydı. Ne kadarını bulduğunu bilemiyorum ama çıktığımız uzun seyahatlerde hiç itiraz etmeden dinlemesi şimdi anlıyorum ki, bundandı.

KAYSERİ’DEN dönüyorduk. Sakarya’da amcama uğrayıp bir mola verecektik. Yol uzundu. Yorulmuştum. Bu defa ben babamı oradan buradan yoklayıp konuşmaya zorluyordum. Birden dökülüverdi:

“Mecliste ârif ol kelâmı dinle / El iki söylerse, sen birin söyle

Elinden geldikçe sen eylik eyle / Hatıra dokunup yıkıcı olma

İl âriftir yoklar senin bendini / Dağıtırlar duzağını fendini

Alçaklarda otur gözet kendini / Katı yükseklerden uçucu olma”

Donup kalmıştım. Ömrü tarlada ve harmanda bir de kış günlerinde köy odasının hizmetiyle toprak damlardan kar kürümekle geçen bir adam Karacaoğlan’a ait bu şiiri nasıl söyler diye hayretlere sürüklenmiştim.

Sual ettim tabi “Bu nasıl oluyor?” diye. “Geçmiş zaman oğlum dedenden duymuştum” demişti “Geçmiş geçmemiştir imanım, bak içimizde dürülü duruyor” şerhini eklemeden geçmemişti.

GEÇMİŞE “Geçmiş” diyerek geçemeyeceğimizi o zaman anlamıştım. Bizler şimdiki zamanın içinde seyir halindeyiz evet ama geçmiş geçmemiştir, o da bizim içimizde seyrini sürdürür.

Tüm hikâyeler geçmişten beslenerek bugün mahsul verirler. Yazarlar o günün verilerini bugün yeni bir kurgulamayla sunarlar okuyucularına. Unuttuğumuz şeyler uyumazlar aslında. Uyandıracak yeni ilhamlar verirler. Masa üstü dosyası olmasalar da arka dosyalarda dururlar ve bugünü yorumlamakta bize daima yardımcı olurlar. Bir olay, bir durum veya his olarak ruhumuzun toprağında açmaya hazır bir filiz gibi gömülü dururlar.

Ve bugün yapıp ettiklerimizin tohumu olarak hizmet görürler.

GEÇMİŞİ her zaman sadece bir tarih olarak algılayamayız. İlla da bunu yapacaksak eğer kendi öz varlığımızın gökçek tarihi diyebiliriz.

Tanışıklığımız ilk gençlik yıllarımıza dayanan bir arkadaşım yazılarımı yeni okumaya başlamış. Kendisine ilişkin veriler de bulduğundan “Hep geçmişten bahsediyor gibisin” dediğinde babamın dedemden aktardığı o söz yetişti imdadıma. “Geçmiş geçmemiştir, içimizde dürülü durur.”

GECEDEN beri kar yağıyor. Pencereden seyrediyorum. Bir yanımda dedem diğer yanımda babam duruyor, az ilerideyse rahmetli kardeşim.

Okuduğunuz bu yazı geçmişin o kadar da geçmediğinin taze bir örneği. Kim bilir sizin de içinizde geçmiş saydığınız ne çok geçmemiş olay, duygu ve düşünce vardır.

Onlar bizim öz varlığımız. Kimliğimizin acı tatlı yapıtaşları. Sevelim onları, merhametle bir kere daha dokunalım.

Evet, yârenler. Geçmiş, geçmemiştir. Tam içimizde durmaktadır. İnanın.

Ya Selam.

03.01.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/gecmis-gecmemistir-imanim-1079776h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post

  • Geçmiş, Geçmemiştir İmanım

    UĞUR CANBOLAT SABAH uyandığımızda toprak damlı evimizin önü tepeleme kar dolmuştu. Gece muhteşem bir fırtına vardı ki, uğultusu kulaklarımdan hâlâ…

    Read More

  • İNSANLIĞIN EN GÜÇLÜ HAFIZASI NÜBÜVVET

    UĞUR CANBOLAT AHLÂK-I HASENE erleri, insanlığın hafızası olan Nübüvvet kurumunu anlayıp Nebi’lerin hayat serencamını örnek alan insanların arasından serpilip çıkarlar.…

    Read More

  • Sitem Dolu Bir Gidiş Hikâyesi

    UĞUR CANBOLAT  “KALANLARIN yükü, gidenlerden daima daha ağırdır. Gidenin elindeki bavul, kalanın sırtındaki yükten daima hafif olacak” şeklinde bir paylaşımım…

    Read More