Küfründe Muhlis

UĞUR CANBOLAT

TOPRAKLA uğraşmayı küçük yaşlarından itibaren severdi. Çamurdan evler yapar, aralarında komşuluklar oluştururdu. Onları isimlendirir, vakti geleni uygun bulduğu ile evlendirirdi. Yeni çiftlerin de çocukları olurdu. Muhayyilesindeki mahalle bu şekilde yaşayıp giderdi.

Kurgucu bir yanı olduğu daha o zamandan belliydi. Hayali mahallenin muhtarı görüyordu kendisini. Kimsenin ismini unutmadığı gibi dertleriyle de ilgileniyordu. Kısacası zihninde oluşturduğu insanları çamurdan yaptığı mikro evlerde yaşatıyor, hikâyeler yazıyordu.

GÖZLEM yeteneği yüksekti. Hayali boyunu aşıyor olsa da altından kalkıyordu. Çevresinde gördüğü yaşam olaylarını kendince yeniden planlıyor, eksiltiyor veya çoğaltarak hayali karakterlerine giydiriyordu.

Kimi zaman uyum içinde yaşayan bu hayali köyün sakinleri kimi dönemlerde de nereden çıktığı tam bilinmeyen, sebebi anlaşılmayan bir şekilde çatışmacı olabiliyordu. Bu şekilde karşıtlık üreterek dinamizm kazandırmaya çalıştığı belliydi.

İlkokul yıllarında öğretmeninin teşvikiyle başlayan okuma serüveni lise dönemlerinde de kasabada sürgit devam etti. Herkes akranlarıyla vakit öldürmeyi marifet sayarken o dizini kırıp abonesi olduğu kütüphanede dirsek çürütüyordu.

Okumadığı edebi tür yoktu. Kısa hikayelerle başladığı okuma yolculuğuna çeşitleme yapmak bakımından klasik romanlar da eklemişti. Evvela bu toprakların kokusuna aşina kalemlerin vücuda getirdiği kitapları suya susayan bir insanın hasretiyle içer gibi okudu. Ardından değer verdiği bu kalem erbaplarına muhalif olanların metinlerini de aynı ciddiyetle ele alıp notlandırdı. Tarafgirlik girdabına sürüklenmedi. Taraf tutmadı. Metinleri yarıştırmadı. Sadece anlamaya çalıştı. Bağlamlarını çözmek için çaba gösterdi.

ZİRAAT mühendisi oldu. Yurdun çeşitli yerlerinde memuriyette bulundu. Yoğun mesai ile çalıştı ama asla kitaptan ve insan hikayelerinden uzak kalmadı. Tersine mesleği işini kolaylaştırdı. Bölgelerin kendilerine mahsus dinamiklerini barındıran duygulara ve ifade ediş biçimlerine vakıf oldu. Kimseye yan gözle bakmadı, kendini yukarıda görmedi. Aksine onlara kalbini açtı. Okuma serüveninde yaptığı gibi yine anlamaya çalıştı. Kendisine “Ne yaptın, hayatın nasıl geçti?” diye sorulsa tereddütsüz vereceği cevap “Anlamaya çalıştım” olurdu.

EMEKLİ olunca baba ocağına döndü. Toprakla uğraşmaya başladı. Yıllardır ekilip biçilmeyen tarlalarla hemhal oldu. Bahçedeki ağaçları elden geçirdi. Budadı. Bazılarını aşıladı. Zamanı artık boldu. Bahçeye meşe ağaçlarından bir kamelya yaptı. İki yanını acil okunacaklar kütüphanesine çevirdi. Günlük meşguliyetlerini aksatmadan sürekli okudu, notlar tuttu. Bir süre sonra kitap kenarlarına, arkasındaki boş sayfalara yazdığı notları defterine yazma kararı aldı.

Ben kendisiyle tanıştığımda kareli yedi harita metot defteri dolmuştu. Hayretimi ifade edince “Bu daha yarısı bile değil imanım” demişti.

YAZMA isteğinin olup olmadığını sordum. Bunların kitaplaşması gerektiği fikrimi paylaştım. İçinde cılız da olsa bu yönde bir arzusunun bulunduğunu ama diğer yandan da korktuğunu söyledi. Sebebini sorgulamaya çalıştım ama “Öyle işte” şeklinde geçiştirdi. Biraz daha hafif tertip üsteleyince “Ben okuyucuyum, yazıcı değilim” dedi.

Sosyal medya imkanları ve bunun verdiği cesaretle neredeyse herkesin yazar olduğu bu dönemde yeteneği, muhayyilesi ve birikimi olan birisinin yazmaması üzüntü verici tabi.

Semaverdeki çayla birlikte bizde kaynayınca muhabbetin dibini bulduk tabi. Yazmaya yanaşmadığı için “Peki, yazmış olsaydın ne yazardın?” tarzında tatlı sıkıştırmalara başladığımda bu defa hiç yormadı: “Küfründe Muhlis” dedi.

Altında kaldım tabi. Al sana cevap, al sana proje der gibi oldu…

FITRİ yeteneğini köreltip öldürmek için küfrü benimseyip bunu örten kişiye kafir denirmiş. Gizlemek, nankörlük etmek, olanı yok saymak, nankörlük etmek, kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek, suyu yokuşa sürmek gibi anlamlar barındırdığı hepimizin malumu.

Doğru bilindiği halde bilerek yanlış görmeye, yanlışı doğrunun tahtına oturtma eylemine cahd deniyor. Tersi, yani doğru için gösterilen çabaya ise cehd.

Ortak koşmak işrâk yani şirk olarak isimlendiriliyor.

Haddi aşarak azmaya tuğyan, haksızlık etmeye, doğruları yerinden oynatmaya ise zulm deniyor.

Muhlis; samimiyet demektir.

İçten davranmayı anlatır. Dürüstlüğü simgeler. Kalpten gelen bağlılıkla iş tutmak anlamındadır.

Bu bilgiler ışığında “Küfründe Muhlis” kavramını nasıl tanımlayacağız?

İman ve ikrarda gösteremediğimiz, çabaya değer görmediğimiz muhlis olma hâline; fıtratımızı, yaratılışımızı örtmek için giriyor olmamızın izahını aklımız kalbimize nasıl yapacak?

Kalbimiz ruhumuza bu içler acısı durumumuzu nasıl tercüme edecek?

İpin ucunu sıkı tutmadığımızda bizi de içine katıp kalbimizi yaralayacak bilmediğimiz daha başka ne gibi sorular ve veriler ortaya çıkar acaba?

Sonradan “İyi ki böyle bir kitap yazmadı” diye düşündüm. Bu cümlenin etrafında yer alacak gerçeklerle muhtemelen yüzleşme cesareti gösteremeyecektik…

Yazsa mıydı yoksa!

Ya Selam.

02.02.2026

https://www.istiklal.com.tr/yazarlar/kufrunde-muhlis-1083120h

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Post

  • Küfründe Muhlis

    UĞUR CANBOLAT TOPRAKLA uğraşmayı küçük yaşlarından itibaren severdi. Çamurdan evler yapar, aralarında komşuluklar oluştururdu. Onları isimlendirir, vakti geleni uygun bulduğu…

    Read More

  • Yedi İklim ve Nurettin Durman

    UĞUR CANBOLAT “Sen de mi Çiçek Açtın Kiraz Ağacı Ah benim aynalı yüzüm Sana bakmaktan suçlu bulunmuş gözüm Beylerbeyi Üsküdar…

    Read More

  • AKIL HAYSİYETİ BİLİNCİ

    UĞUR CANBOLAT AHLÂK-I HASENE erleri, aklın haysiyeti hususunda kendilerini aydınlatmış kişiler arasından çıkarlar. Onlara göre haysiyet Rabbimizin yaratırken vermiş olduğu…

    Read More