UĞUR CANBOLAT
DEDEMİN ahbabıydı. Karşı köydendi. Haftada bir giderdik. Eğer yedi günü geçmişse iki gün daha bekler onuncu günü muhakkak kendisi gelirdi. Bu ziyaret ne sekizinci gün ne de dokuzuncu gün olurdu. İlla onuncu gündü.
Köyün delisiydi. Öyle bilinirdi. Fakat ben dedemle olan muhabbetlerinde en küçük bir deliliğini görmemiştim. Şimdi üzerinde düşündüğümde konuşmalarında çelişki hatırlamadığım gibi uçuk kaçık, şirazesinden şaşmış lakırdılar da gelmiyor zihnime.
…
HAFIZIN ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Rahmetli kardeşim de hafızdı. Arkadaşlarım arasında da çokça hafız var. Ama taş hafız ne demek bunu çözememiştim. Ayrıca taşın hafızı olur mu diye düşündüğüm de az olmadı. Son zamanlarda gelip tekrar zihnime misafir oldu. Gitmek bilmiyor mübarek. En tenha zamanlarım olan yastığa baş koyduğumda üstüme çöreklenip duruyor. Mecburen hatıralarımı tekrar yokladım.
…
ZİYARETLERİMİZDE evde pek oturmazlardı. Allah ne verdiyse sofraya konur, afiyetle yenir ve hemen ardından yürüyüşe çıkarlardı. Dere tepe demez gezerlerdi. Farklı bir taş gördüğünde eline alır evirip çevirerek uzunca inceler dedeme anlatırdı özelliklerini. Dinlerdi onu hayretle. Bölmezdi hiç konuşmasını. Sonraki yıllarda psikologlardan öğrendiğim “Etkili dinleme”yi meğer ta o zamanlar dedem merhum uyguluyormuş.
Bir defasında bizim köyden arkadaşımın babası da olan Mahmut amca gelmiş epeyce sual etmişti. Tarlası az olduğundan dağlardan taş çıkartıp satarak geçimini sağlıyordu. Köyün delisi taş hafız sadece iki köyün değil civardaki köylerin neresinde yoğun taş kütlelerinin olduğunu da biliyordu. Tarif edilen yerlere giderek bin bir zahmetle o taşları çıkartıyor ve belirtilen öbekler bittiğinde yeniden ziyaret ediyordu. Sanıyorum bilinen bu özelliği sebebiyle öyle anılır olmuştu.
…
BUGÜNKÜ bilgilerimizle meseleyi irdelediğimizde çevrenin de genetiği olduğunu öğreniyoruz. Bilim bize bunu söylüyor. Nice zamanlar önce Anadolu’yu karış karış dolaşıp ülkemizdeki tohum hazinesini ve bitki çeşitliliğini tespit ederek Avrupa’ya kaçıran ve “Tohum bankaları” oluşturup oralarda saklayanlar bizden evvel keşfetmişler. Bizler yıllar sonra bunları kimi ilmi makaleler ve haberler yoluyla öğrendik. Hayıflanmamak, yazıklanmamak mümkün mü?
…
HAFIZA meselesi çok mühim. Tahmin ettiğimizden de daha önemli.
Hafızası çalınan bir toplum olduk. Öyle şeylerle meşgul edildik ve yine öyle şeylerle doldurulduk ki, resmen genetiğimizle oynanmış. Hafızımızla olan ilişkimiz kök damarlarından acımasızca kesilmiş. Artık aile hafızamızdan bile bahsedemiyoruz. Kaçımızın annesi babası kendisinden beş altı kuşak öncesi atalarının bugüne devreden mirasını evlatlarına anlatıp duygu ve kültür aktarımı yapabiliyor? Bunun lüzumunun bile farkında değil. Geçmişiyle hafıza bağı koparılmış neslimizin kendinden sonrakilere aktarabileceği ne kaldı elimizde?
…
HAFIZAMIZLA olan ilişkimizi yeniden tesis edemezsek köklerinden kopmuş bir millet olarak yaşayacak ve başımıza örülen çorapları fark edemeyeceğiz. Siyaset, futbol, trafik, ev bark ile diğer günlük meşgalelerle uğraşıp yorgun bedenimizi toprağa bırakıp göçeceğiz.
Musiki hafızamız konusu mesela. Ecdadımızdan bize intikal etmesi engellenen estetik hafızamız örneğin… Her ikisi de bizim için zevk-i selim meselesiydi. Şimdi yoklar. Batılıların musiki ve estetik dehalarını, Dede Efendi’den, Itri’den, Mimar Sinan ve diğer dehalarımızdan daha çok bilmiyor muyuz? Gündelik yaşayışımızda daha fazla yer almıyorlar mı? Kulağımızdan kalbimize dolan ve bizi belirleyen onlara ait ürünler değil mi? Ev ve iş yerlerimizin tasarımına baktığımızda, tefrişine göz attığımızda durum bundan farklı mı?
…
MASALLARIMIZA baktığımızda aynı can yakıcı avareliğimizi görüyoruz yine…
Paris’te doğan Judith Malika Liberman’ın yurdumuzu baştan başa tarayarak masal toplamasını düşündüğümüzde içimiz acımaz mı? Bir masal anlatıcısı, sanat terapisti ve eğitmen olarak ülkemizde birçok meslekten uzmana, akademisyene kurduğu masal köylerinde eğitim vermesi bizi azıcık bile olsa mahcup etmesi gerekmez mi? Yani bunu bizim yapmamız icap etmez miydi?
Halk hikayelerimiz, nüktelerimiz konusunda da aynı incitici akıbeti görmüyor muyuz? Hoca Nasreddin’den daha fazla Noel Baba’nın çocuklarımız tarafından bilinip itibar görmesini daha ne kadar görmezden geleceğiz? Ve bu, bir kültürel hafıza kaybı değil mi?
Eğitici dini öğütler içeren ninnilerle ve bu topraklara mahsus kahramanlık öyküleriyle beşikleri sallanmayan nesillerden esirgenen bu hafıza yoksunluğunun bedelleri ödenmeyecek mi?
Savaşlar sadece top tüfek ile olmuyor. Kültür savaşları her zaman bunlardan daha etkili ve kalıcı. Bu ise hepsinden dehşetli bir hafıza silme operasyonudur.
…
TARİHE baktığımızda yapılan istilalarda evvela kütüphanelerdeki kitapların yakılması tam anlamıyla hafızayı yok etme ameliyesi değil mi? Yakın geçmişte kimi evrakların SEKA’ya gönderildiği haberlerini okuduğumuzda tanık olduğumuz olay farklı mı? Bazı arşiv evraklarının çöpe atılması veya başka ülkelere satılması yine bir hafızasız bırakma kötülüğü değil mi?
…
AYRICA büyük kütüphanelerimizde mevcut olan kitaplarımızdan haberdar olmayışımız, merak etmeyişimiz, bunlar üzerinden bir kültür genetiği okuması yapmayıp devirler arasında bağ kurmak için çabalamayışımız yine aynı kapıya çıkmıyor mu?
Âlimlerimiz, âriflerimiz, musiki dehalarımız, mimarlarımız ve diğer zanaat ve sanat dallarında öne çıkmış, tebarüz etmiş mühim şahsiyetleri yeterince bilmeyişimizi de aynı kayıp hanemize yazmalıyız. Ki, yüzleşebilelim. Mahcup olalım. Utanalım. Belki o zaman intibaha geliriz.
…
KÖYÜN delisi olarak bilinen taş hafızı düşündüğümde hafızamızdan izleri silinenler üzerinde ciddiyetle durmamız gerektiğini bir defa daha anladım. Konunun ucu bucağı bulunmuyor. Yok edilen tarihi eserlerimiz, yerine rezidanslar yapılan tarihi hanlarımız, hamamlarımız, bakımsızlığa terk edilmiş su kemerlerimiz, köprülerimiz, döner ve tost satılan tarihi camilerin yanlarında yer alan meşrutalarımız, tahrip edilen mezar taşlarımız, üzerine türlü tabelalar çakılan sokak aralarında ve meydanlarda yer alan tarihi çeşmelerimiz kimliğimizin konuşan hafızalarıydı.
Çocukluğumda köyün delisinin dedeme gösterdiği taşları tebessümle izlemiştim ama anlattığım bu hadisenin hiç böyle bir yanı yok. Acı üstüne acı, keder üstüne keder…
Ya Selam.
16.02.2026


