MAĞRUR ENDAM

MÜTEVAZI ve nur yüzlü bir nineydi. Seveni çoktu. Etrafı hiç boş kalmazdı. Hem eline hem de diline cömertti. Bilgi ve tecrübelerini paylaşmakta tutuk davranmazdı. Her soruyu önemser geçiştirmeden cevaplardı. Kimi zaman benzer de olsa gelen sualler o yine de aynı dikkatle cevaplardı.

Giderek bende kendisiyle samimi olmuştum. Hatıralarını paylaştı hiçbir sakınca görmeden. Bu aramızda gelişen güvenin bir emaresiydi elbette.

Güzeldi gerçekten. Seneler onda da bir şeyler tabi ki eksiltmişti ama bunu dışarıdan fark etmek neredeyse imkânsızdı. Ancak kendi bilebilirdi. Bakımlı kalmak adına bugün başvurulan yöntemlere yönelmemiş doğallığını bozmamıştı.

Şaka yollu sordum bir gün, “Sultan bu ne güzellik böyle?” Utanır gibi oldu. Bundan da ben utandım.

Gençliğinde gıpta edilecek bir güzelliğe sahipmiş.  Boy, bos, vücut mütenasip. Ne eksiği var ne fazlası. Buğday teni, sapsarı saçları ve ateş saçan simsiyah gözleri varmış. Çevredekiler hafiften gururlu yürüyüşü ve edası sebebiyle kendisine “Mağrur Endam” derlermiş.

“Öyle miydin gerçekten?” dedim. “Öyleydim” dedi.

Büyük dedesi herkese inat onu “Gülendam” diye sever böyle seslenirmiş. Zamanla merak etmiş. Endam aynasını düşünmüş, tüm vücudu gösteren aynaya olduğunu öğrenmiş. Demek ki, benim tüm görüntüm ve hareketlerim insanlar tarafından gururlu bulunuyor diyerek kendine çeki düzen vermeye karar vermiş. Bu sancılı arayışı sürerken büyük dedesinin nasıl sevdiğini hatırlamış. Gülendam.

O zamandan beri mağrur endam olmaktan çıkıp gül endam olmaya başlamış.

Bununla kalmamış kendine gül gibi her yanı iyilik ve güzellik barındıran gülden endam aynaları bulmuş.

Etrafındakileri göstererek “Bunlar o güllerin kokusunu alanlar” dedi. Bana değil o gülün kokusuna geliyorlar.

24.10.2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.