Muâşaka Mualla

UĞUR CANBOLAT

SERİN bir Pazar seheriydi.

Uykuyla küs olduğumdan kendimi sokağa vurmuş yokuş aşağıya adeta yuvarlanıp sahile düşmüştüm.

Kuşlardan gayrı kimse yoktu. Şehir uyuyordu. Arada gaza sert basıp hız yapma sevdasına düşen aklı evveller olmasa bu sükûnet hâli daha çok huzur dolu olabilirdi ama buna da şükür. Şu gürültülü, uğultusu bol kentte bunu ancak sabahın seherinde bulabilirdiniz.

Benden söylemesi, eğer kendinizi kendinizde bulup biraz hemdem olmak isterseniz en uygun vakittir. Neşenize cıvıldaşan kuşlarda eşlik eder ki, tadı başka hiçbir şeyle değişilmez.

SELAMSIZ mahallesinden Üsküdar’a inip oradan denizin dalgalarıyla kalbimin ritmini eşitleyerek kendi derunumda Harem’e kadar yürümüştüm. Kimselere rastlamamış olmaktan ötürü yalnızlığın sefasını bölünmekten sürebilmek pek keyifliydi. Ağır adımlarla sola doğru bir kavis çizerek yokuşu tırmandım ve her zamanki gibi Sultanahmet ve Ayasofya ile Sarayburnu’nu gören banklardan birine oturarak seyre dalmıştım. Bir ses duydum sağ cenahımdan…

Taaccüp ettim ben nasıl göremedim oturan birini diyerek sesin geldiği yöne baktım.

“Ben Mualla evladım, selam ola” dedi. “Muâşaka Mualla diye ünlerler…”

EPEYCE yaş almış ama yaşlanmamış gibiydi. Ela gözleri iri ve ışıl ışıldı. Otururken bile uzun boylu ve endamlı olduğu âşikardı. Türkçesi ise ana sütü gibi berrak ve tertemizdi. Sağ elinde bir kahve matarası vardı avuçladığı. Sol eliyse bir kitabın üzerinde duruyordu.

Bu saatte kahve ve kitabı birleştirmek herkese nasip olmazdı hele de bu yaşta…

Asil olduğu oturuşundan belliydi. Cümlelerinin sarıp sarmalamasıysa gün görmüşlüğünün delili…

Başıyla yarı emir yarı rica içeren bir davet işaretini alınca kalkıp nezaketle yanına vardım. Elini öptüm.

Hiç çekiniklik yaşamadık ikimizde. Sanki öteden tanışıyor gibiydik. Bu hâle eskiler “Lavanta” derlermiş.

Tekrar “Ben Mualla evladım, selam ola” dedi. “Muâşaka Mualla diye ünlerler… Ya sen kimsin?”

Anlattım dilim döndüğünce… Hiçbir şeye şaşırmadı.  Dedim ya “Lavanta” diye.

YÜCE bir kişiliği vardı Mualla ablanın.

Klasik döşemelerle ve duvardaki tezyinatla bir müzeyi andıran evinde sabahlara kadar sohbetler edildi. Sadece ilim değildi dışarıya yansıyan aynı zamanda hâl idi. Vaktiyle musikiyle ilgilenmişti ki, benim için çok besleyici oldu bu yönü. Gençlik zamanlarında bir miktar hüsn-ü hat ile de alakadar olmuş ancak çocuklarını büyütüp ayaklandırınca daha çok tezhibe ağırlık vermiş. Tezyin ettiği aslında kendisiydi. Renk olarak onu nasıl tarif edebilirim diye düşündüğüm zamanlar olmuştu ve tek renkte karar kılamamıştım. Sırasıyla üç renk belirlemiştim; siyah, kırmızı ve mavi.

MUALLA abla ruhî bir yüksekliğe sahipti. Her hâli bunu açığa vuruyordu. Söz söyleme şekli, seçtiği kelimelerin yerli yerindeliği, tonlaması, nükteleri, sevme biçimi, rica ediş tarzı, güldüğünde gülüşü, kızgınlığını mimikleriyle ortaya koyuşu, dinlemesindeki derinlik ve dikkati bir başkaydı. Çay bardaklarının şekli, kahve fincanları ve altlıklarıyla sunuş biçimi bile bir zarafet şelalesi gibiydi.

KIYMET vermediği bir şey yok gibiydi. Özeni her hususu kapsıyordu.

Belli ki, bu bir yaşama biçimiydi. Hayata anlam katma üslûbuydu. Dostları da onun bu inceden ince tül misali tavırlarından ziyadesiyle nasip almış ve ona benzemişlerdi.

Yardımsever bir çevresi vardı. Gündemleri genellikle bu yönde oluyordu. Sosyal bağları çok kaviydi. Sadece kendileriyle sınırlı değildi bu bağ. İlişkide oldukları herkese bu hayat iksirini sunuyorlardı. Yapaylıktan eser yoktu hiçbirinde. Samimideydiler.

O güne kadar tanık olmadığım kuvvette kavi sevgi bağları vardı. Aşırı bir yorum olmayacağının düşünülmeyeceğine inansam sanki yekvücuttular diyebilirim rahatlıkla.

SEZGİ gücü inanılmaz boyuttaydı. Bunca zaman oturup kalktık kendisiyle her zaman ses tonumdan, yüz hatlarımdan, oturma şeklimden ruh hâlimi hemen çözümler oralardan bahisler açar sanki başkasından bahseder gibi misaller verir kederimi sisleri dağıtır gibi dağıtırdı.

Yıllar geçmişti tanışmamızın üzerinden. Ben abla desem de diğer dostlar Mualla Anne derlerdi. O ilk selamlaşmamızda ifade ettiği “Muâşaka” üzerinde hiç konuşulmamıştı. Ne kendisine bu yönde soru soran oldu ne de kendisi buna bir açıklık getirmedi. Birgün “Sultan ablam sana bir sualim olacak” dediğimde “Yorma kendini imanım biliyorum merakını” demişti.

Bundan hiç şüphem yoktu. Çünkü analitik bir düşünce yapısına sahipti ve simgeleri önemsiyordu. Duygusal zekasının yüksek oluşunu avantaja dönüştürmüştü ve bu sebeple de yeniliklere kendini daima açık tutuyordu. Sanata yatkın ruhunu da buna ekleyince tahmin etmemesi imkansıza yakındı.

Hayret ettiğim yan ise atılgan ve bunca enerjik yapısına rağmen ben sormadan anlatmamayı nasıl başardığıydı.

MUÂŞAKA sevenlerin karşılıklı aşk hâline deniyormuş. Âşıkdaş olmaktı muâşaka. Çift bedende tek ruh olmalarıydı. Birbirlerine meftun oluşlarıydı. Çok sevmek, şiddetli tutku, doruktaki aşk da diyebilirsiniz isterseniz. Buna temaşayı bilmeden erişilemeyeceği ise muhakkak.

Bir hayretimi daha paylaşmadan bu yazı bitemez. O da muâşakasının adını hiç zikretmemesiydi. Yeri geldiğinde sadece “Yâr, o yâr” diyordu. Şiddetli aşkından belli ki adını dilinden bile sakınıyordu.

Ya Selam!

05.04.2025

https://www.istiklal.com.tr/muasaka-mualla

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir