BABAM RAMAZAN CANBOLAT

UĞUR CANBOLAT

UÇMA derslerini kendisinden öğrendiğim adam…

Önden gidenim…

İzini sürdüğüm…

Öğretmenimdi o benim…

Bu öğretmenlik eli sopalı veya yaptırımı öne çıkartan bir şekli içermiyor.

Kendinden kendine akan bir nehir gibi, sakin…

Bir o kadar da geçtiği yerleri yeşerten, onlara bahar tazeliği sunan bir akış…

“Çirkin yönlerimizi mantığa dayandırmamak” gerektiğini öğrendiğim kişi…

Meseleyi kökünden çözen bir yaklaşım. Mazeretini elinden alıyor ve gerçekle yüz yüze getiriyor.

Duygusal körelmeye (aslında manevi körelme demek gerek) mani olan bir tarz… Zira mânen körleşmek hayatın tamamen dumura uğraması anlamına geliyor.

Erken yaşta köyden ayrılarak gurbetin kucağına düşmüştük. Tüm kardeşlerim de öyleydi. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar azdı. Bunlar tarlada, harmanda, damda geçen vakitlerdi.

Ve köy odamızda büyüklerle bir nevi öğretim sayılabilecek demlerimiz…

Köy çocuğuyduk.

Hiç oyuncağımız olmamıştı mesela. Taştan kendimize araba yapardık, kopardığımız söğüt dalını bacaklarımızın arasına alır bir at gibi sürerdik.

İmkânlarımız sınırlıydı, hayallerimiz sınırsız…

Yaşım ilerledikçe çocukluk dönemimde ebeveynim ile geçirdiğim zamanların yetersizliğini daha derinden hissediyordum. Kardeşlerimde böyleydi.

Her sene bayramlarda ve başka vesilelerle yanlarına gidip kalıyorduk.

Yine yetmiyordu.

Derken annemi gerçek âleme sekiz yıl önce uğurladık.

Annesizlik bir telafisizlikti.

Anlıyorum ki şimdi babasızlıkta öyle.

Onlar sûretten soyunup öz cevherleriyle buluştular.

Allah babama aramızda yaşarken rahmet etmişti. Kendi ahiretini yaşıyordu. Altın yıllarım demişti bir ara.

Kıyamdaydı.

Duyguları diriydi.

İmanı kaviydi.

Değerleri sarsılmazdı.

Bunu çevreden görenler oldu. “Evlatları etrafında cennetin hizmet eden melekleri gibi pervaneydi” şeklinde tarif ettiler.

Şükürler olsun.

Köy odası mektebi mezunuydu.

Bu eğitim onda bir irfan yüceliği sağlamıştı.

İnancı organikti. Katışıksızdı. Renksiz olabilirdi belki ama sahiciydi. Onun imanı şimdi gördüğümüz din satıcılarının anlattıklarıyla uyuşmazdı.

Bir Kayseri dönüşümüzdü. Yolda birden bire şiir söylemeye başlamıştı.

Mecliste ârif ol kelâmı dinle / El iki söylerse, sen birin söyle

Elinden geldikçe sen eylik eyle/ Hatıra dokunup yıkıcı olma”

Şaşırmıştım. Nereden bu dedim, hatırlayamadı ama demek ki köy odasında epeyce Karacaoğlan dinlenilmiş.

İstemeyi değil vermeyi bilenlerdendi. Bizlerden kolay kolay bir talepte bulunmazdı.

Utanırdı hatta.

Bir defasında benim evden çıktığımı zannederek mırıldanmaya başladığı dizeyi gördüğü anda kesmişti.

“Pencereden kar geliyor aman annem / Gurbet bana zor geliyor
Sevdiğimi eller almış aman annem / O da bana ar geliyor”

Annemden sonra birlikte yaşadık.

Her yere beraber gittik. Dost meclisleri, tekkeler, konferanslar, konserler, piknikler, şehir gezileri…

Geçen sene babamın Konya’ya hiç gitmediğini bir vesileyle öğrendim. Üç oğlu orada okumuş olmasına rağmen üstelik. Gidelim mi dedim, evet dedi.

Gittik. Çok mutlu oldu. Hz. Mevlana’nın huzurundan çıkmak istemedi adeta. Dudakları hep kıpır kıpırdı.

Eskilerdendi. Vazgeçmediği kitapları vardı. Kara Davut, Muhammediye, Ahmediye bunlardandı.

Geçen sene fuarda İmamı Gazali’nin yeni keşfedilen “SÜLVETÜLARİFİN Arifibillah’ın Gönlünü Hoş Eden KALPLERİN TESELLİSİ” kitabını Kahraman Yayınları’ndan almıştım. Çok sevdi kitabı.

Birkaç kez çok dokunaklı dayanamıyorum, ağlatıyor demişti.

Odasından kitaba ben devam edeyim diye aldığımda kaldığı yere baktım: Ölüm sonrası meleklerle karşılaşılan anlar…

Hayat böyle işte.

Yunus Emre Hazretlerinin deyişiyle “Gitmeye geldim.”

Bozkırın tezenesi Neşet Ertaş “Dost elinden gel olmadan varılmaz” demişti.

İrfan dünyamızın derviş gönlü olan Mustafa Özdamar ise şu karşılığı vermişti ustaya.

“Dost elinden gel olanda durulmaz.”

Durulmadı.

Gitmek için geldiği bu âlemden öteye göçüp seyrini tamamladı.

Biz evlatları, dostları ve tanıyanları ondan razıyız.

Rabbimde razı olsun inşallah.

Ya Selam!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.