KAYSERİLİ ÇERKES YEMUK NART BEY

UĞUR CANBOLAT

YILLAR evveldi.

Kayseri’ye gitmem gerekiyordu.

Babam kardeşimi bir ziyaretinde hastalanmış ve orada hastaneye yatırılmıştı.

Bu meseleyi konuştuğum yazar ve gönül insanı Mustafa Özdamar sordu.

“Kayseri’de Çerkes Ağası Nart Noyan’ı tanıyor musun?”

“Hayır” dedim.

“Muhakkak tanımalısın” diyerek adres verdi.

Şunu ilave etmeyi de unutmadı: “Görüp görebileceğin en özgür adam.”

EHL-İ Dil Çay Evi.

Kalabalık.

Geleni gideni çok.

Kayseri’de muhabbetin kaynama noktası.

Şehir içi ve dışından bu vatanı dert edinenlerin uğrak yeri olan bir sohbet mekânı.

Meselesi olanların yeri.

Dertlilerin yani.

Gerçek derdi olmayanların dünyevi dertleri dert edilmeye değer mi?

Asla.

Zira bu dertler kabrin arka tarafına taşınamayan öyle de olsa böyle de olsa gelip geçecek olan gündelik tırı vırı mevzular.

Ehl-i Dil Çay Evi sözü sohbeti yâr bilenlerin buluşma merkezi.

Ayrımın olmadığı, ötekileştirilmenin yaşanmadığı…

Kalıbına değil kişinin hakikatteki sıfatının önemsendiği bir ocak.

Evet, orada ocak ocak dert deşilir.

Muhabbet pişirilir.

Ve gelenlere teklifsiz ikram edilir.

Bugüne kadar yolunuz düşmemişse kayıplısınız.

Özdamar Hocanın bana söylediğini bende size rahatlıkla diyebilirim.

Kayseri’nin Çerkes Ağası Yemuk Nart Beyi gidip tanıyın.

Bir çayını için.

Kayıp telafi edilir mi bilinmez ama bir yerden başlamak gerekir değil mi?

GİTTİM ve yerini buldum.

Selam verdim.

Aktardıklarım duyuma dayalı değil.

Gözlem.

ÖZGÜRLÜK sanırım biraz delilik barındırıyor içerisinde.

“Dervişin saati olmaz” derler.

Delinin de böyledir.

Yemuk Nart Ağabeyin de saat mevhumu yoktur.

İyi ki de yoktur.

Sınırlandırılmış bir hayatın içine özgürlük nasıl nüfuz etsin, değil mi?

“Yemuk” lakabı biraz da buradan gelir.

Çerkesçe “Uymaz, uygun değil, yakışık almaz, yakışmaz” anlamlarına gelir.

Deliliğin bu kadar yakıştığı insan pek azdır.

Bana göre uygun değildi, yakışmazdı ama ‘Yemuk Nart Baba’ya yakışan bir hareket ile gecenin ilerleyen bir vaktinde yazar ve düşünce insanı Ebubekir Kurban ağabeyi aradı.

“Neredesin? Gelip alacağız.”

Gittik ve aldık.

Geceyi sabaha bağladık.

Türkülerle, muhabbetlerle…

Ebubekir Kurban ağabeyin annesinin bakkal defteri hikâyesini de orada kendi ağzından işittik.

Ve daha neler, neler…

YİNE âniden verilen bir kararla eve gidip müezzinler henüz elini kulağına atmadan “Çerkes mantısı” yemek delilik değil de ne peki?

Bu da yetmezmiş gibi kedileri “Mülayim Efendi”nin cin gibi bakışları eşliğinde “Bacım Sultan Ayşe”den ‘Dereler buz bağlamış / Avcılar iz bağlamış’ türküsünü dinlemek…

Deliliğin maceraları tafsilat ister.

Fasiküller hâlinde anlatılmalı.

Buraya sığmaz bittabi.

Ama şu kadarını söylemeden geçmemeliyim.

Paraşütle atlarken onu kapatmak deneyim olarak eşsiz olsa bile karar vermek bakımından deliliğin hangi şubesine gireceğine siz karar verin.

Bir defasında kardeşim Cengiz’i de götürmüştüm.

İlk kez böylesiyle karşılaşmıştı.

Bozuntuya vermedi o sırada ama sonrasında iş arkadaşlarına şöyle dediği rivayet edildi.

“Abim delidir. Dün gece beni birine götürdü. O, zır deliydi.”

E yani, deliye deli gerektir.

Ayrıca bugüne kadar ne çektiysek akıllılardan ya da kendini akıllı sananlardan çekmedik mi?

BİR defasında bizi dostlarla ‘Kapuzbaşı Şelalesi’ne götürürken yolda bir çay ocağında duraklattı.

‘Ümitsiz Âşığın Yeri.’

Adı Cuma Akçakoca.

Ümitsiz ama ümidi hep var olmuş.

Heyecanla karşılandık. Barakaya yerleştik.

Çaylar geldi, muhabbet başladı.

Ümitsiz âşık sazın teline vurmaya başladı.

“Anışa”yi istiyorum da istiyorum.

Gitmediği, sormadığı yer kalmamış. Yerel televizyonlara çıkmış kendi tabiriyle “Dış bakana” bile gidip meramını aktarmış.

Bulamamış.

Kimi mi?

Bir turist ziyareti sırasında çay ikramı sonrasında yanağından öpüp otobüsüne binip giden o kızı.

Adını “Anışa” koyduğu kişiyi.

Sözü bağlarken “Sakallı yardım et” diyordu ‘Yemuk Çerkes Beyi’ne bakarken.

NART baba’nın gerçekten kesilse birkaç kilo gelebilecek kadar sakalı vardı.

Sekiz köşeli kasketini giydiğinde de bir başka oluyordu hani.

Babam kendisi için “Has adam, iyi adam ama o bıyıkları” derdi.

Uzun saçlar, kabarık sakallar ve içinde inci gibi kaybolmuş gözlerle harlanan muhabbetleri hiç unutmadı.

Ben ve kardeşlerim de öyle.

Hatta İstanbul’a geldiğinde tanıştırdığım dostlar için de böyle bu.

Deliler unutulmaz zaten.

Unutulmamalı!

EHL-İ Dil Çay Evi’nde çok güzel insanlar cem oluyorlar.

Her meslek ve meşrepten insanlar kendilerini rahat ve güvende hissediyorlar.

Nart Baba herkesin masasına gider, ilgilenir.

Güzel insanlar tanıdım orada.

Muhabbetlerine katıldım.

Biri Yunus Emre Yorumları ve Niyazi Mısrî Yorumları kitaplarının sahibi M.Efdal Emre.

Kitapların sohbeti önce burada yapılmış.

Efdal Emre üstad ile hâlâ hatırladığım muhteşem diyaloglar içeren bir sohbetimiz olmuştu.

DEMEM o ki, dünyamızda güzel insanlar da yaşıyorlar.

Bize düşen onları görebilecek bir feraset gözüne kavuşmak.

Sanırım bu azıcıkta olsa delilerle yakın ve yakîn olmakla mümkün.

Aklını delilik perdesi ile örtenlerle.

Kim bilir belki de gerçek akıllılar onlardır.

Ne dersiniz?

Ya Selam!

09.02.2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.