KALBİN KRİZLERİ

SON günlerde çokça duyar olmuştuk. Neredeyse her dost sohbetinde kendine yer buluyordu.

Ne vakit bir araya gelsek uzak yakın bir arkadaşın ismini anıyor hemen ardından bir rahmet niyazında bulunuyorduk. Sözün sonrasındaki sorgulamalardaysa ulaştığımız bilgi şu oluyordu: Kalp krizi.

Yanlış beslenme, coğrafi etkenler, trafik, ekonomik sorunlar, ihmal edilen sağlık, baş edilmeyen stres gibi pek çok husus bunun sebepleri arasında sayılıyordu.

Bizlerinde artık günlük konuşmalarımızda sıklıkla yer alıyordu.

Ortalığı kaynattığımız ve biraz da bu olayı köpürttüğümüz bir sırada usta sohbet minderine oturmuş ama biz onu fark etmemiştik.

Bu muhabbet böyle akıp giderken bir süre bizleri dinlemeyi tercih etmiş ve müdahale etmemişti.

Bir süre sonra kendiliğinden bir sükûnet oluştu.

Göz göze selamlaşmalar yapıldı.

Ardından soru şekline bürünmüş şu cümle çıkageldi:

“Kalp krizlerini biliyor ve bunun üzerinde konuşuyorsunuz. Peki, kalbin krizleri konusunda neler söylersiniz?”

ÖNCEKİ gün bu sütunda yayınlanan “İyileştiren Acılar” başlığını taşıyan yazıda kendisini saklamış olan şu cümle en çok dikkat çeken ve üzerinde yorum yapılanı olmuştu.

“KALP krizini biliyoruz. Peki? Kalbin krizlerini biliyor muyuz?”

Esasen bu cümle yukarıda anlatmaya çalıştığım muhabbetten kalbime kazınan cümlelerden biriydi ve onu senelerdir sînemde saklıyordum.

Her nasıl olmuşsa kendini o yazının içine maharetle konumlandırmıştı.

Demek ki; zamanı gelmişti kendini aşikâr etmenin.

Madem öyle, biz de devam edelim o vakit.

SOHBET bu konuda gerçekleşti.

Muhabbetin yumağı açıldıkça açıldı. Gönüllerimize nurlar saçıldı.

Anladık ki, kalp krizlerine verdiğimiz önem kadar kalbin krizlerine ehemmiyet vermiyoruz.

Bu cümle bile esasen çok fazla iyimserlik içeriyor.

Pek çoğumuz açısından gündemlerimizin kıyısından, köşesinden bile geçmiyor.

Politik tartışmalar kadar bile değeri yok âlemimizde bu mevzunun.

Spor müsabakaları, piyasa durumları, döviz ve altın kurlarının hareketi meselelerine erişmesi zaten düşünülemez bile.

Hatta günlük hava durumu kadar bir önem arz etmiyor bizler için.

Trafik yoğunluğundan yaptığımız şikâyet kadar bile olsa “Kalbin Âfetlerinden” yani krizlerinden bahsedildiğini kaçımız duyuyoruz?

Kaçımız bu hususu gündeminin ilk sıralarına taşıyabildi?

Bu soruların altında kaldık.

Ezildik.

“KALP damarındaki plakların aniden yırtılması ve üzerine pıhtı oturması ile kalp damarı aniden tıkanabilir, sonuçta kalp kası oksijensiz kalır. Oksijensiz kalan kalp kası hücreleri bir süre sonra ölmeye başlar. Bu sürece kalp krizi = miyokart infarktüsü adı verilir” deniliyor konuyla ilgili makalelerde.

Peki, kalbin krizleri konusunda neler söyleniyor, neler yazılıyor, bunlara bakma zamanımız gelmedi mi?

Esasen bu konuda epeyce bir literatür bulmak mümkün.

Bilgiye ulaşmamız hiç zor değil.

Gündemimizde olmaması aslında kaynak yokluğu veya azlığından değil daha çok bizim duyarsız oluşumuzdandır.

Hadi daha açık söyleyelim; aymazlığımızdandır.

KALP mânâ kapımızdır. İmanımızın karargâhıdır. Tecellî aynamızdır. Kimliğimizdir kalbimiz.

İman, inkâr meselesinin en çetin yeridir. Her an dikkat edilmesi zorunlu olan koruma alanımızdır. Ribat nöbetini doğru tutabildiğimizde kalbimiz imanın nuru ile aydınlanır. Burada gaflete yenik düştüğümüzde ise orada şirkin karanlığı hüküm sürer.

İman küfür mücadelesinin savaş meydanıdır kalbimiz. Bu sebeple krizlerini kesinlikle tüm ayrıntılarıyla bilmeli ve bir an bile “İman diriliği” kaybedilmemelidir.

Kalbî bir hayatımız varsa gerçek hayatımız var demektir.

Kendimize uyanmışız demektir. Hakikatin eri olmuşuz demektir.

Yalnız buradaki en büyük tehlike ve en çetin vartamız yani yanılgımız bu işlerin lafını etmekle bunun gerçekleşmediğinin bilincini kaybetmektir.

Ağzımız çok laf yapıyor olabilir. Kelimeleri kabartıp köpürtmekte çok mâhir olabiliriz.

İçini boşalttığımız İslamî kavramlarla dinleyenlerimizi tam tersi bir noktaya taşıyıp uçurumdan yuvarladığımız halde bunu fark etmeyenleri kendimize hayran bırakmış olabiliriz.

Bunların tümü boştur.

Meseleye ferdî olarak bakacağız. Başkasının ağzından çıkan altına batırılmış bakır misali marifete bulanmış cümleler bizi kandırmamalıdır.

İçinde yaşadığımız cafcaflı çağın en büyük mânevî kalp krizlerinden biri kalplerimizi ehil olmayanların ellerine bırakmamızdır.

Kalbimizin sahibi Yüce Rabbimiz, Allah’ımızdır.

O’nun mübarek mübelliği, Üsve-i Hasene olan Sevgili Peygamberimizdir.

Bu sebeple sahibinden başkasına teslim edilen her emanet sorumluluk getirir kişiye.

ÂFET, belâ, musibet, hastalık ve kusur gibi anlamlara gelir.

Krizlerimiz bir nevi.

İslâm Kültür Mirası açısından konuyu ele aldığımızda bizlere meseleyi anlatan bilgeler şu hususlara dikkatimizi çekiyorlar.

  • Sevgisizlik.
  • Merhamet fukaralığı.
  • Hamd yoksunluğu.
  • Ümitsizlik.
  • Geçmeyen üzüntü; ye’s.
  • Sabırsızlık, acelecilik.
  • İlim farzından uzak kalış.
  • İnfâk ahlakını kaybediş.
  • Kur’an’a talebe olma bilincinin kaybedilişi.
  • Fahr-i Kâinat Efendimizi Allah’ın bize nasıl anlattığından bigâne oluşumuz.
  • Tefekkür ibadetinin unutuluşu.
  • Bastırılmış ego olan ve biraz da ibadetler üzerinden sergilenen kibir; Ucub.
  • Haset ve kıskançlık
  • Gıybet etmek, dedi kodu yapmak.
  • Yalan söylemek, iftirada bulunmak.
  • Cimrilik
  • Kin ve öfke
  • Vesvese
  • İnsanların gizli kusurlarını araştırmak; tecessüs.
  • Alay etmek; hümeze, lümeze.
  • Gösteriş; riyâ ve daha niceleri…

SÂDIKLAR kalbin korunmasını önceleyenlerdir. Bu imâna olan sadakatin en belirgin özelliğidir.

Ve ihlasın bir gereğidir.

İmanımızın kalbimizde sürekli karar kılması için vereceğimiz mücadele kalbin krizlerini önleyecektir.

Rabbimiz bizleri kalp krizinden daha çok kalbin krizlerini önemseyen ve bunun için önlem alan hâlis kullarından eylesin.

Âmin.

Ya Selâm!

30.06.2021

https://www.istiklal.com.tr/kose-yazisi/kalbin-krizleri/634988

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir