KÖTÜNÜN KURBANLARI

YOKSA kötülüğün kurbanları mı demeliydim, bilemiyorum.

Kötülüğün daha fazla görünür olması ve içselleştirilmesinde acaba bizim ne kadar katkımız oluyor sorusu takıldı zihnime?

Gerçekten kötülüğe karşı mıyız?

Kötüye muhalif gibi dururken, zaman zaman buna ilişkin söylemler geliştirirken gerçekten kötülüğe karşı esaslı bir duruşumuz var mı? Mücadele ediyor muyuz?

Eğer buna evet diyorsak ve sahici isek önce bizi istila eden kötülükleri gidermek için bir çabamızın olması gerekmez mi? Aklımızı, fikrimizi, duygularımızı esir eden kötülükleri besleyip büyütürken dışımızdaki kötüye doğru kolumuzu kaldırıp yumruk sıkmamız gerçekten kötülüğe sahih bir karşı duruş sayılabilir mi?

İlk kurban biz iken ve bunu gayet profesyonelce görmezlikten gelirken kötülüğün kurbanı olan bir başkasını hedef tahtasına koymak ne kadar gerçekçidir?

Ne kadar vicdani, ne kadar ahlaki?

Kötülere karşı aşırı saldırgan davranışımızın altında içimizde tuttuğumuz radikal kötülüğün üstünü örtmek ve dikkatleri başka yöne çekmek için yaptığımız erdem dışı bir davranış olmasın bu?

“Vurun” diye hedef gösterdiklerimiz de bizim gibi kötülüğün kurbanı aslında. Kurban ile kötülük arasındaki ilişkiyi çözümlemeden kendimizden başlayabilme fırsatımız olabilir mi?

Kendimizdeki günahı başkalarında görüyor olabilir miyiz?

Bizdeki kusuru ötekinden bulup abartarak hedef saptırıyor olabilir miyiz?

Acıyı bölüşmek insani bir sorumluluk iken acıları çoğaltıp daha fazla görünür kılma çabamız bizi ele vermiyor mu aslında.

Kendindeki kötülüğe seyirci iken başkasındaki kötülüğü taşlamak hangi erdemle izah edilebilir?

Kötülüğün egemen olmaması için nasıl bir tutum içinde olduğumuzu yeniden düşünmemiz gerekmez mi?

Madem kötülüğün kurbanıyız, başkalarını da kurban etmeyelim.

28.01.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.