TAYFUN

DENİZE karşı oturur zamanını neredeyse burada geçirirdi. Yaşlanması sebebiyle evden çıkamadığı vakitler yine denize bakan küçük penceresinin önünden ayrıldığı nadir görülürdü.

O ise zaruri oluşundandı.

İşini bitirdiğinde bir film seyretmek üzere sinemada koltuğuna oturur gibi döner yerini alırdı.

Denizi içine döker gibiydi.

Kendini dışarıya döktüğü, başkalarına anlattığı ise görülmemişti.

Bir garip insandı işte.

Sürekli “Tayfun”, “Tayfunum” derdi ama bunun duyulmasını istemez içindeki fırtınanın uğultusunu kesmeye çalışırdı.

Aslında rüzgâr şiddetliydi. Yağmur durmamacasına boşalmış her yeri istila etmişti.

Gün güne eklenmiş, sabahla akşamın vakitleri neredeyse iç içe geçmişti.

Ne zaman başladığını, ne kadar sürdüğünü ve nasıl bittiğini ne kendi biliyordu ne de başkası…

Sormamıştı da zaten.

Belli olan bir şey vardı ki; fırtına dallarını kırmıştı…

İsyanda değildi.

İnkârda da değildi.

İkrardaydı.

İmandaydı.

Dahası teslimiyetin zirvesinde mekân tutmuştu.

Şunu merak ediyordum. Dışarıdaki fırtına gün gelmiş durmuştu ama içerideki fırtına sükûnete nasıl erişmişti?

Ya da erişmiş miydi?

Bilmiyorum.

Sormak istesem bile kaygılarım vardı. “Kendine sorusu olmayanın başkasına bol sorusu olur” cümlesini ilke edindiğimden beri biraz teklemeye başlamıştı lisan ile soruşlarım.

Olsun dedim bende. Dil ile soramıyorum maden yüreğimle sorarım.

İlk zamanlar duyulmadı. Demek ki, soramamıştım.

Bir gün tatlı bir tebessüm ile çağırdı beni yanına. Gözüyle oturmamı işaret etti. Elimi avcuna aldı.

Uzunca sustu.

Herhalde konuşmayacak diye düşünmeye başladığım bir anda sesini duydum. “Tayfunum…”

Bir miktar daha sessizliği dinledik birlikte.

Seni duymadığımı, bakışlarını fark etmediğimi, sorularını işitmediğimi düşünüyorsun galiba ama öyle değil.

Seni duydum. Hep duydum. Soruya olan sadakatini ve cevabını almaktaki sabrını görmek istedim.

Hazır mısın şimdi dedi. Hazırım dedim.

O anlattı, ben dinledim.

Tayfun içimizde, tufan orada. Her şey burada olup bitiyor. Yapılıyor, çatılıyor. Kuruluyor, yıkılıyor.

Önce şiddetli rüzgâr orada esiyor, güçlü kasırgalar orada kopuyor. İnan bana en yoğun ve şiddetli şeylerin tümü ruhumuzda cereyan ediyor.

Dışarıda denize bakışıma aldanma. Oraya bakar gibi yapıp içime bakıyorum.

Ve her şeyi orada görüyorum. Âdemi, Habil’i, Kabil’i, zalimi, mazlumu. Sen tufanın evrende mi koptuğunu sanıyorsun sadece? Hayır.

Asıl tayfun, gerçek tufan, en yıkıcı kasırga, en karşı koyulmaz seller, yıkıp geçen rüzgârlar, en dehşetli hercü merçler hep orada.

Zamana dikkat et. Fark et onu, oku. Akışı kaçırma, israf etme. Yoksa zaman seli boşalır, seni istila eder, tufanın olur. Bu çağın en büyük tufanı kişinin zaman denizi içinde boğulmasıdır, onu değerlendirememesi, boşa harcamasıdır.

Ve kirlenme.

Tayfunu çağıracak kadar kirlenirsen sular yükselir, yutar seni.

Erken davran. Vaktini kaçırır ve başka şeylere güvenip sırt dayarsan gemiye almazlar.

Bin gemiye. Bin ve kurtul.

Tufana uğramış gibi oldum. Kendimi çaresiz bir zavallılık içinde hissettim.

Bana kendisine dair bir hikâye anlatacak, bir kaybını, bir acısını paylaşacak sanmıştım oysa.

Elini daha sıkı tuttum. Hiç bırakmamıştım zaten.

Tükenmişlik içinde kıvranırken peki gemi dedim.

Elini sol göğsünün üstüne götürdü ve burasıdır dedi.

Gemi kalptir.

Aşktır.

İmandır.

Bin o gemiye ve hiç inme.

İçimden kaç milyon kere âmin dedim bilmiyorum.

27.08.2018

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.