UYDU FOTOĞRAFLARINDA GÖRÜLMEZ

O YILLARDA uydu fotoğrafı biliniyor muydu, emin değilim. En azından yaygın değildir.

Yine de sık sık anlattığı konuları bitirdiğinde bu cümleyi iliştiriveriyordu: “Uydu fotoğraflarında görülmez.”

İlk duyduğum zamanlar öylesine söylenmiş otomatik kurulan bir cümle gibi düşünmüştüm.

Yanılmışım.

Özellikle vurgulayarak, bile isteye sona kondurulmuş bir cümleymiş.

Sağlık raporlarının son cümlesi gibi.

Veya şairlerin şah beyit olan son mısraları gibi.

Uydu fotoğrafları yeryüzü hareketlerini gösterebilirdi. Yıkılan ya da yeni inşa edilen binaları, yok olan yeşil örtüyü veya dikilen fidanları…

Acıyı gösterebilir miydi peki?

Sevincimizin dozunu ve merkezini belirleyebilir miydi?

Yaşadığımız şehirlere olan şikâyetlerimizi veya tutkumuzu?

Gözyaşlarımızı…

Göçükten kurtarılan bir bebeğin kalbindeki coşkuyu.

Kayıplar yaşayan anne babaların kalbinde saplı duran acıdan hançeri?

Yitirdiğimiz erdemleri mesela?

Vefasızlığımızı, dost kıyıcılığımızı bulabilir miydik o fotoğraflarda?

Hayır!

Görünmeyeni görmemizi istiyordu belli ki.

Duyumsanmayanı duymamızı.

Maddeden ötesini çok daha ötesini…

Bir gün hiç beklemediğimiz bir anda “Bütün mücevherimi bağışladım” deyiverdi. Bu da yoktu uydu fotoğraflarında.

Fukaradandı. Nasıl mücevheri olabilirdi ki?

Merakıma yenik düşüp sorma cüretini gösterdim. Kulağıma eğilip “O kalbimdi” dedi.

Yine uydu fotoğraflarında aramak beyhudeydi bunu.

03.11.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.