Yıldız Gazeteci Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’ne Vefa

Vefa, medeniyet kurmuş toplumların yani millet olmayı ülkü birliği oluşturarak başarmış bahtlıların en bariz özelliğidir. Basın yayın, kültür sanat ve fikri dünyamıza emek vermiş bir dönemin en çok okunan kulis yazarlarından Mehmet Cemal Çiftçigüzeli için geçtiğimiz günlerde bir vefa programı yapıldı. Bu fırsatı değerlendirerek sizler için kendisiyle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

UĞUR CANBOLAT

Hocam Türk Edebiyatı Vakfında “Ustalara Vefa” programında dostlarınız sizi anlattı ve vefalarını gösterdiler. Orada ne hissettiniz tam olarak?

-Ben, ömrüm boyu hep insandan yana oldum. Görüşü ne olursa olsun medeni insanlarla birlikte hayatın güzelliklerini aradım, durdum ve yaşadım. Başardığımı da sanıyorum. Bunun en şık örneklerini de TRT’de çalışırken buldum. İnsanı önemsiyorum, üstelik hep önemsiyorum. Hele o insanların vefalı olması, güzelliklerini bize ve topluma yansıtması daha da önemli oluyor benim için. İnancım da bunu emrediyor ve yaşatıyor bize. Ankara Milli Kütüphanede yıllar önce tertip ettiğimiz toplantıda su gözlü olduğunu söyleyen Tarık Buğra Usta gibi ağlamak geldi içimden, kendimi tutmaya çalıştım. Ama dokunsalar benim de sulu gözlülüğüm ortaya çıkacaktı. Sevindim, çok sevindim; çünkü ne kadar da dost biriktirmişim meğer.

Kürsüde konuşanlar kadar, belki daha da fazla konuklar arasında sizi anlatacak kişiler vardı. Kürsü konuşmacılarını siz mi tercih ettiniz?

-Bendeniz eleştirel düşünceyi çok önemsiyorum. Çünkü topluma ufuklar açar, düşünmesi sağlar. Bizim inancımızın ilk emri “oku”dur. Kur’an-ı Kerim’deki âyet “düşün” diye devam eder. Tefekkür de buradan mülhem olsa diye gerek. Ustalara saygı-vefa toplantısında konuşma yapan dostlarımız, analitik düşünmeyi öne alan aydınlardı. Toplantıyı yöneten arkadaşımız Cafer Vayni benden isim istedi. Çok daha fazla isim verdim. “Ağabey onca ismi masaya sığdıramayız, en fazla 4 veya 5 kişi olmalı” dedi. Konuşmacılarımız 6 münevverimizden teşekkül etti. Dolayısıyla Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı yönetiminden Tahsin Yıldırım ve Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mustafa Tekçe aramıza oturmak durumunda kaldı. Daha isimler vardı, onların 3’er dakika toplantı sonunda konuşması planlandı ama, iftara yetişmek üzere vakit fukaralığı yaşandı; gerçekleşmedi.

Bir önceki programda konuşmacılardan biri olarak Şerif Aydemir’i anlattınız. Ustaları anlamak için bu konuşmalar yeterli mi? Yoksa bir mukaddime, bir dikkat çekme mi bunlar?

-Yeterli değil. Madalyonun ters yüzünde şöyle bir resim var; kültür, sanat, edebiyat ve medeniyet hareketindeki sivil toplum içinde bağımsız hareket edenlerin sayısı çok az. Bir kısmı cemaatlere ait. Bir kısmında tek adam tacizi yaşanıyor. Bir kısmı da orayı geçim kaynağı yapmış ne şişi yakıyor ne kebabı. Bunların tümüne yakını kamu destekli, sivil toplum kuruluşları. Aykırı bir görüş belirtemezler otoriteyi sarsacak. Oysa Rabbim böyle bir imkân bahşetmişti, değerlendiremediler, hovardaca harcadılar. Öyle ki devletten aldıkları mekanların restorasyonlarını bile yine devlete yaptırıyor, kiraya verdikleri yahut basamak gördükleri ihalecilere yaptırmadıkları gibi, kendilerinden de yaprak kıpırdamıyor. Ayrıca bunlar kamuda da görev alarak girdilerini artırıp rahatlarını katlıyorlar. Oysa Cumhur reisi “Eğitimde ve kültürde başarılı olamadık” diye defalarca açıklama yaptı. Bu bir fırsattı. Bir daha da geleceğini sanmıyorum. İnsan kaynağımız çok zengin. Her gün biri için ustaya vefa toplantısı yapılsa aylar değil, günler bile kâfi gelmeyebilir. Madalyonun diğer tarafında ise görünen; Telif Hakları Derneği, İlesam ve Türk Edebiyat Vakfı’nın ortaklaşa başlattığı ve lokomotif görevini Cafer Vayni arkadaşımızın yaptığı bir önsöz. Devamı gelecek. Çünkü sadece ustalar değil, kalfalar da mutlu, sıranın kendisine geleceğini biliyor, daha fazla fikri üretim için şartlarını zorluyor. Kuruluşlar da tıkanıklığını açarak böyle bir hizmete vesile oluyorlar.

Eskiden dost kavramının içi daha besiliydi diyebilir miyiz?

-Dünyevilik artınca dostluk bittabi yara aldı. Dün de öyleydi, bugün de. Eskimezlerin tabiri ile imtihan dünyası ya! Kanuni döneminin veziriazamı ve damat Rüstem Paşa’yı düne örnek verebilirim. Bugün ise “Yağma hasanın böreği” gibi meğer ne kadar fırsatçı varmış zengin olmaya, ünvan sahibi bulunmaya, imkanlarını artırmaya, haramı-helali umursamadan dünya malı biriktirmeye, insan onurunu dikkate almamaya hevesli dost bilinenler varmış! İyi ki ahiret var diyorum. İSAV’a milletlerarası “Dünyevileşme” toplantısı yapması için çok ısrar ettim, kabul gördü. İnşallah hayata geçecek. Hazırlıkları devam ediyor. Çünkü çözülme hızlandı, yavaşlamak değil durmak da bilmiyor.

Önceki gazetecileri ve şimdikileri fikri takip açısından nasıl buluyorsunuz?

-Önceki gazeteciler eskimedi. Hala gündemde ve örnek verilebiliyor. Çünkü konjonktürü takip ediyorlardı. Bu yarışta yerlerini belirlemiş, arkadaşlarından geride kalmak istemiyorlardı. Bir Peyami Safa, Türk Düşüncesi ile anılıyor. Sezai Karakoç Diriliş ile. Bugün böyle bir şey yok. Gazeteciler televizyonların kadrolu elamanları gibi her konuda, her yerde konuşuyorlar. Dikkat edin sıkışınca akıllı telefonlarını da yanlarından eksik etmiyorlar. Bir sonraki nesle örnek gazeteci olarak Taha Akyol’u görüyorum. Fikri takibi mercekle sürdürüyor. Hem duyarlı mesleğine hem titiz.

Size göre gazeteci saygınlığını ve kamu adına denetim yapma yetkisini koruyabiliyor mu?

-Artık çok geç. Gemi çok yara aldı. Batmadı ama yüzmekte zorluk çekiyor. Çünkü cemaatler, partiler ve mahfillerin hepsinin artık bir medya grubu var. Onları zengin etmek, donatmakla meşguller. O zaman saygınlık yitiriliyor. Denetim önce medyanın önde gelen isimleri için yapılmalı. Oysa medyanın denetlemesi çok daha önemliydi. 1960’lı yıllarda bunun epeyi sayıda örnekleri vardır.

Bir gazetecinin kendi düşünce ve fikir kümesinin dışında yer alan gazeteci ve düşünürleri de okuyup tanımalı mı?

-Elbette, fikir namusu böyle bir şey. Hakkını teslim edeceksin doğru olanın. Bardağın iki tarafını da göreceksin. Bunun için de hızlı bir iletişim ve takip gerekiyor fikir emekçilerimiz için.

Eskiden usta gazeteciler, şöhretli muharrirler vapurda birbirini görür, selamlar hatta birlikte seyahat eder ama fikri namusu ve kişi haysiyetini koruyarak kıyasıya eleştirirdi. Aynı dikkat ve hassasiyet bugün var mı?

-Maalesef yok. Tekin Erer’in ve Ergun Göze’nin Nazım Hikmet-Peyami Safa dahil “Türk Basınında Kavgalar” kitaplarında bunun medeni, insani, çıtası yüksek; mesleki okullarda talebelere ders olarak anlatılacak, öğretici çok güzel örnekleri vardır.

Babıalide Sabah gazetesinde başladınız. Bu gazetede dönemin şöhretlerinden kimler vardı?

-Bittabi en başta Necip Fazıl, Münevver Ayaşlı, Eşref Edip, Ergun Göze, Sezai Karakoç, Vecihi Ünal, Gürbüz Azak, Mustafa Nezihi Polat hemen aklıma gelenler. Ayrıca İstanbul Üniversitesinin öğretim üyeleri de mesela Prof.Dr. Faruk Kadri Timurtaş, Prof.Dr. İbrahim Kafesoğlu, Prof.Dr. Amiran Kurtkan, Prof.Dr. Sabahattin Zaim, Prof.Dr. Ayhan Songar, Prof.Dr. Muharrem Ergin, Prof.Dr. Ahmet Selçuk Özçelik gibi başka hocalar da zaman zaman kendi uzmanlık dallarında makaleler yazardı.

Abdurrahman Şeref Laç orada mı yazıyordu?

-Hatırlamıyorum. Ancak zaman zaman Ord. Prof.Dr. Ali Fuat Başgil, Abdurrahman Şeref Laç, Bekir Berk, Necdet Doğanata ve Abdülmecit Belli gibi hukukçulardan görüşler alınır ve yayınlanırdı.

Plaza gazeteciliğine henüz geçilmediğinden genellikle gazetecilerin sokaktaki seyyar köfteciye borcu oldu bilgisi doğru mu?

-Öyle anlatılır. Doğruluk payı da olabilir. Çünkü giyim kuşamlarından da anlaşılırdı. Gazeteci Necmi Onur, büyüklerinin cacığına hıyar doğradığını anlatırdı. Celalettin Çetin, “Sıfırdan milyoner nasıl oldular?” röportajı yapmıştı. Ancak itibarlı bir meslekti gazetecilik. Pahalı yerlere davet edilirler ve orada da sık sık görülürlerdi. Mesela bendeniz daha 22 yaşında iken İstanbul Valisi Nevzat Ayaz’ın davetlisi olarak bir akşam yemeğinde Tarabya Otelinde konuk edildim. Tabii diğer meslektaşlarımla birlikte. Sırası gelmişken üstadın tabiriyle “Aceze basın” dediği cemaat gazetelerinde hizmet öne sürülerek ne sizinle sözleşme yapılır ne maaş verilir, ne sosyal güvenceniz kayıt altına alınırdı.

O dönemlerde gazetelerin birinci sayfasında gündemi belirleyen karikatürler yer alıyordu değil mi?

-Hem de fazlasıyla, hatta liderleri karikatürize eden kara mizah konular bile yer alırdı günlük gazetelerde. Liderleri oryantal yapan kimseler olarak da karikatürlerde izleyebilirdik. Bir başka örnek de vereyim; Milli Selamet Partisi ve lideri Necmettin Erbakan seçimlerde iktidara gelemeyince Bedri Koraman Milliyet Gazetesinde partinin amblemi olan anahtarı “Şimdi bunu ne yapacağım” diye bir karikatür yayınladı. Ancak MSP koalisyon hükümeti kurunca bir okuyucu olan Malatyalı Mimar Sadık Kınıkoğlu Milliyet Gazetesi’ne tekzip gibi karikatür gönderdi. Bu karikatürde Bedri Koraman elindeki fırçayı “Şimdi bunu ben ne yapacağım” diyordu!

Çalıştığınız gazetelerde kimler çiziyordu?

-Babıali’de Sabah’da Gürbüz Azak, Vehip Sinan, Tercüman’da ise Şahap Ayhan, Semih Balcıoğlu, Cafer Zorlu ve Ali Galip Altunçul.

Bir makale kadar etkisi vardı diyebilir miyiz?

-Okuyucu bazı haftalar söz konusu karikatürü konuşmayı sürdürürdü. Bedri Koraman ve Sadık Kınıkoğlu’nun karikatürleri tıpkı basım yaptı bazı gazetelerde ve taşrada.

Siz İttihad Gazetesinde de çalıştınız. O dönem gazetenin kadrosunda kimler vardı hatırladığınız kadarıyla?

-Salih Özcan, Muzaffer Deligöz, Muin Nursen Eriş, M.Nezihi Polat, Ahmet Şahin, Orhan Deliorman, Abdurrahman Nuri imzasıyla Servet Armağan, Prof. Dr. Ali Genceli, Selahattin Sadıkoğlu,  Erdoğan Atak, Abdullah Celkan, Ressamlar Gürbüz Azak, Mustafa Eren ve Lütfü Küçük.

Ben isminizi hatırladığımda kulis yazıları geliyor. Bu bir yanılsama mı acaba?

-Doğru. Bendeniz insan odaklı gazetecilik yaptığımdan, kendimi öyle endekslemiştim. Dolayısıyla her görüşten tanıdığım vardı. Ayrıca her düşüncedeki yayını takip ederdim. Ki o zaman sadece bizden Risale-i Nur okumamız istenirdi. Ben solcuların ANT Dergisine de abone idim. Tarık Buğra’nın Yol, İsmet Tümtürk’ün Milli Yol, Nuri Pakdil’in Edebiyat, Mithat Perin’in Durum Dergisi’ne de. 

Gazete köşe yazarları neden artık Peyami Safa, Ahmet Kabaklı, Ergun Göze, Tarık Buğra, Çetin Altan, Burhan Felek, Gürbüz Azak gibi derinlemesine yazılar yazan yazarlar yerine, yerini haber ağırlıklı köşe yazarlarına bıraktı?

– Patronun işini takip eden gazetecilere bıraktı. Yahut cemaate, partiye, mensubu olduğu mahfile faydalı yazarlara kaldı köşe yazıları. Aksi örneği çok az.

Ben sizi en çok Muzaffer Deligöz’den duyardım. Neden acaba?

-Muzaffer Deligöz benim en kadim dostum ve hem meslektaşım. Kader birliği yaptık yıllarca. Dersanelerde birlikte diz çürüttük. Evine rahatlıkla girdiğim biri hem İstanbul, hem Yeniçağ ve hem de Ankara’da. Rahmetli eşi Huriye Hanım ile de hukukum vardı. Her ikimiz de kızımıza Furkan adını koyduk. Bekara ev verilmediği bir zaman diliminde bana kefil oldu ve İstanbul Fatih Sarıgüzel’de dairelerinin karşısında ev tuttum. Söz konusu yıllarda birlikte analitik düşünce ekolünde öncü olduk. İster istemez dışlanırsınız böyle olunca. İyi ki de öyle olmuş. Muzaffer Deligöz Suudi Arabistan’a gidince bir ara iletişimimiz eksildi, ancak bilgilenmeyi sürdürdük. Her ikimiz de İstanbul’a yeniden taşınınca beraberlik coşkumuz arttı, her hafta mutlaka bir telefon konuşması yaparak dertleşir, hâl hatır sorarız. Nostalji yaparız. Çoğu şeyi paylaşırız.

Son kitaplarınız Akıl Fikir yayınları tarafından neşredildi. Öp Beni Asitane ve Tut Elimi Killize’yi hatırlıyorum. Bugüne kadar kaç kitap oldu?

-Ben de 24 diye biliyordum ama meğer 26 imiş. Tut Elimi Killize ve Öp Beni Asitane’nin üçüncü ayağı Haydi Koşsana Angry’de de Ankara’yı, bürokrasiyi, TRT ve Türkiye Yazar Birliği ile kamu yönetimini anlatıyorum. Bu üçlüyü kendim için yazdım esasında. Neler yapmışım bir muhasebesini görmek istedim.

Mutlaka yazmam gerekir dediğiniz kaç çalışma var hocam tezgahınızda?

-Önce Türk Dünyası var, arka plandaki Mehmet Akif Ersoy var, Tunus’ta demokrasi mücadelesi veren İslam toplumunu reel biçimde aydınlatan Raşit Gannuşi var, görme özürlü bir aruz şairinin hayatı var, var işte daha 10 kadar çalışmam hazır, final redaksiyonunu yapmamı bekliyor.

Son olarak ustalara saygı programlarının misyonu ile daha yaygın ve etkin biçimde devam ettirilmesi için varsa önerilerinizi alabilir miyim?

-Ustalara Vefa programını önemsiyorum. Etkinliğin Şerif Aydemir gibi günümüz Cengiz Aytmatov’u olan bir öykü yazarıyla başlaması iyi oldu. Her iki toplantı da büyük ilgiyle izlendi. Demek acıkmışız böylesi programlara, dostluklara. Ancak bir ustanın illa yaşlanmasını beklememek gerek. Ayrıca yazar olması da şart değil. Sanatçı olsun, sivil toplum önderi olsun, yeter ki medeniyet hareketi içinde bulunsun yeter de artar bile. Mesela Ankara Danıştay’da Sabri Tandoğan diye bir ağabeyimiz vardı. Tam bir kitap kurdu, ufuk sahibi bilge adam. Hayattaysa hayırlı uzun ömür dilerim. Büyükdoğu’nun iflah etmez tiryakisi işportacı Hilmi Oflaz ya da Şoför Hamdi gibi biri de olabilir. Böyle örnekleri çoğaltabiliriz. Ayrıca daha nezih bir yerde, çiçek ve küçük hediyelerle mutluluğunu hepimizin paylaşması gerekir. Hele hele bir de anı kitabı yayınlanırsa balından yenmez. Ama bunları sadece düşünüyorum. Olması bugünkü şartlarda, hayat pahalılığında, vakıf insanların sayısının azaldığı bir günde hayata geçirmek müşkül. Ama düşünüyorum işte. Olmasa da düşünüyorum. Yarınki Türkiye’nin ruh mimarları gençlerimiz için sadece düşünüyorum. İmkânı olup da yapmayanlar, görevi olduğu halde kamudan beslenip umursamayanlar utansın. Aynı çizgideki okullarımız için bir sivil toplum kuruluşu sadece nurlarda uyusunlar Mahmut Celalettin Ökten ve Mahir İz hocalarımızı önceliyor, ancak bu okulları okul yapan, çoğaltan, imkân, kaynak ve kadro aktaran Ahmet Tevfik İleri’ye yeteri kadar sıcak bakmıyor her nedense! Bir kitap yayınlamıyor, adını bir merkezlerine vermiyorlar. Bırakın üç kıymetlimiz de olsun, hatta daha fazlası da olsun. Üstelik holding gibiler. Peki bu hale nasıl geldik? Çünkü eleştirel düşünceyi rafa kaldırdık. İstanbul Babıali’de Kanuni’nin Şeyhulislamı Ebusuut Efendi’nin nakit temerküzü (para biriktirme) konusundaki kararına itiraz ederek 12 cilt eser yazan Aydın’ın bir köyündeki İmam Birgiviler yok artık.

Bu da geçer ya HU diyerek teselli oluyorum. Ama yarınımıza daha ümitle bakmayı da ihmal etmiyorum.

MEHMET CEMAL ÇİFTÇİGÜZELİ KİMDİR?

Kilis (1945) Kilis Orta Mektebi, İstanbul Vefa Lisesi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Gazeteci, yazar, yayıncı, televizyon haber ve programcısı. Uluslararası Gazetecilik Federasyonu FİJ üyesi. Ankara’da Türkiye Yazarlar Birliği ile Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı’nı 14 arkadaşıyla birlikte kurdu ve yönetti. Dört kıta ve 60 kadar ülkede konferanslar verdi, sempozyumlar düzenledi, tebliğler sundu, sergiler açtı ve Türkiye’yi temsil etti. Yazıları İngilizce, Rusça, Arapça, Türk Lehçeleri Özbek, Kazak, Kırgız ve Kazan Türkçelerine tercüme edildi. İstanbul Ticaret Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde “metin çözümlemeleri” dersi verdi. Halen bazı internet siteleri, İstanbul Şehir ve Kültür Dergisi’yle Kilis Kent Gazetesinde yazıları yayınlanıyor. Müzehhibe ve minyatür ustası Serhan Hanım ile evli olan Yazar Mehmet Cemal Çiftçigüseli’nin kızı Furkan Avrupa Lefke Üniversitesinde öğretim üyesi, oğlu Burkan grafik tasarım sanatçısı. Can ve Nil adında ayrıca iki torunu bulunuyor.

 24.03.2024

https://www.istiklal.com.tr/yildiz-gazeteci-mehmet-cemal-ciftciguzeline-vefa

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir