BANA CÜMLELERİMİ VER

SÖYLENMEMİŞ ama duran sözleri vardı. Yokluğundan değildi söylememesi…

Daha çok biriktirmek istiyordu belki de, bilmiyorum. Dinlenmesini, berraklaşmasını, tortulardan arınıp saflaşmasını da istiyor olabilirdi.

Bunlar benim öngörülerim elbette, başkaca sebepleri vardır muhakkak.

Muhatabı söylenmemiş ama orada som altın gibi katışıksız duran sözlerin farkındaydı aslında.

Ne vakit kalbine kilitlediği birikmiş sevda sözleri kalbime dökülecek diye sabırsızlanıyordu.

Ve bir türlü zamanı gelmiyordu.

Şunu bilmiyordu sanırım; o sözleri doğuran, bereketlendiren, çoğaltan kendisinin edası, duruşu idi.

Bir bakışına bin kelam sığdırıyordu.

Bir göz kırpışı cümlelerin hücumuna uğratmaya yetiyordu.

Bunlar sevdiği için merkezi metinler diyebileceğimiz cümleler havuzunu oluşturuyordu.

Biri farkında değildi bunun diğeri de söyleyemiyordu.

Yine de birbirini çoğaltıyorlardı.

Daha fazla dayanamadı bir mektup yazmaya karar verdi.

“Ben İdris Peygamber gibi değilim” ile başladı sözlerine… Devam etti: “Çizgileri okuyamıyorum, suyun berraklığından, rüzgârın serinliğinden, söğüdün salınışından, saçlarının dalgalanmasından, bulutların gölge edişinden, elini yüzümde şefkatle dolaştırmandan cümleler üretemiyorum.”

Uzunca bir mektuptu. Yılların hasretini sığdırmaya çalışmıştı tek yapraklı bir sahifenin ön ve arka yüzüne…

Şöyle bitiyordu mektup:

“Bana cümlelerimi ver. Söylenmemiş olsa da var olduklarından emin olduğun o duran sözleri önce kulağım sonra kalbim işitsin.

Bana cümlelerimi ver artık.

Lütfen.”

Ne mi oldu sonunda?

Bende bilmiyorum!

13.08.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.