Şehrin Emanetçisi Bir Ressam: FARUK ERÇETİN

UĞUR CANBOLAT

Şehirlerin bilinenlerin dışında görünmeyen emanetçileri vardır.

Onlar yaşadıkları ve resimledikleri şehirleri içeriden yaşarlar.

Şehrin ruhuyla temas eden ve onlarla bir nevi duyulmayan seslerle söyleşen bu emanetçiler farkında olmadığımız değerleri bizlere özenle sunarlar.

Görmediklerimiz görürler ve bizlere gösterirler.

Şehri örselemezler. Küstürmezler. Dokuya duyarlıdırlar. Gönül alıcıdırlar.

Ressam Faruk Erçetin işte bu hassasiyete sahip çizerlerimizden birisi.

Üsküdar’ın sır kâtibi de diyebileceğimiz usta ile şu anda uzun süren kemoterapi tedavisi sonrasında şimdi yoğun bakımda entübe olan ve dualarınızı bekleyen küçük kardeşim Hayati Canbolat ve oğlu Burak ile ressamımızı ziyaret etmiş şehir ve çizgi üzerine siz İstiklal Gazetesi okuyucuları için konuşmuştuk.

Bu söyleşiyi okuduktan sonra sizlerin de farklı düşüneceğini ve yaşadığınız şehirlere daha duyarlı olacağınızı düşünüyorum.

Keyifli okumalar dilerken kardeşim ve şifa bekleyen tüm hastalar için dua talebimi tekrar iletiyorum.

– Üsküdar gezgini diyebilir miyiz size? 

İstanbul gezgini tabirini tercih ederim aslına bakarsanız. Buna bir ilave yapılması zarureti doğarsa eğer ‘Şehir çizeri’ denilebilir belki. Bununla beraber tabi bir de gönlümün bağlı olduğu şehir olarak ‘Üsküdar gezgini’ olarak söylenmesi de memnuniyetle kabulümdür. Zira Üsküdar en çok nefes aldığım yerdir. Sokaklarını en çok adımladığım mübarek beldedir.

-Atölyenizin Üsküdar’da olmasını da unutmamak gerekir sanırım değil mi?

Evet, atölyem her ne kadar sokak gezgini olmaktan kaynaklı olarak yeterince uğrayamıyor olsam da Üsküdar’da. Bulunduğum han bir kültür sanat merkezi gibi âdeta. Sizi burada misafir etmekten de mutluyum.

– Sokaklarla tanış olmak, hemhal olmak nasıl bir şey?

Kendinle tanış olmakla aynı şey kanaatindeyim Nihayetinde kendisini izliyor insan.  Nereye giderseniz gidin kendinizi götürüyorsunuz. Kalbinizi taşıyorsunuz. Muhayyilenizi birlikte götürüyorsunuz. Sokakta size ait ne varsa onunla birlikte geziyorsunuz. Yeteneklerinizi, duygu ve düşüncelerinizi atölyenizde bırakarak gezmiyorsunuz. Allah’ın size verdiği gizli açık tüm yeteneklerinizle birlikte sokaktasınız. Yani bir soyutlanma yok burada. Kendi varlığınızla sokaktasınız.

-Sokakta olmak bir bakıma olan bitene tanıklık etmek anlamına mı geliyor?

Elbette. Aynen öyledir. Ben bunu sokakta yapmayı öğrendim. Var oluşa şahitlik etmenin bir cüzüdür bence sokakta hareket halinde olmak. Aynı sokaktan defalarca geçmiş olsanız bile her defasında başka bir açıdan bakarsınız. Farklı hissedişler söz konusu olur. Yani bu tanık olma durumu süreklilik arz eder. Zamanla karşılıklı sıkı bir tanışıklık hâlini alır bu durum.

– Gezerken sizi hangi anlık sahneler bir dakika diyerek durdurur?

Gerçekliği olan ruhumdan akis taşıyan durumlar durur. Oradan hemen geçip gitmeme müsaade etmez. Anlatacakları, söyleyecekleri vardır. Kendisini duymamı ister. Yukarıda ifade ettiğim gibi şahit olma süreci bu şekilde kendini tekrarlar sürekli.  Bu durdurma anına yabancı tabirle pitoresk diyebilirim.

– Bir çizer için görmek nedir?

En kestirme cevabı bu sorunuzun var olmaktır. Görmeden var olmak mümkün değildir. Bu iç kaynaklarınızı besleyememek, geliştirememek demektir. Kurutmaktır. İçinizdeki çiçeği soldurmaktan farksızdır. Bu sebeple zihnî dirilik esastır. Uyanıklık şarttır. Her an dikkatinizi canlı tutma mecburiyetiniz vardır. Eskilerin ülfet dediği gaflete düşmemek gerekmektedir. Bundan dolayı ben daha evvel buradan geçmiştim gibi bir rahatlığa giremezsiniz. Durağanlığa teslim olamazsınız. Sakinlik gerekir ama vurdumduymazlık olmamalıdır. Tekrar sorunuza dönecek olursak eğer çizer için görmek hayatî önemdedir, var olmaktır.

– Görmek ne zaman sanat olur?

Yine önce kestirme bir cevap vererek arkasından açmaya çalışayım. İçerde akis bulup nesneleştiği zaman görmek sanat olur. Görmek aktif bir eylemdir çünkü. Ruhunuzdaki yansımasını fark etmelisiniz. Bu yeter mi, hayır yetmez. Netleştirmeniz gerekir. Billurlaşmalıdır. Flu olmamalıdır. Berraklaşmasını sağlamalısınız. Tüm ayrıntılarına hâkim olmak lazım gelir. Yoksa bir tarafı eksik kalır. O zaman da ortaya çıkardığınız, kağıda yansıttığınız çizim eksik kalır.

-Bunu sizin dışınızdakiler hissedebilir mi peki?

Dikkatli ve uyanık bir çizgi takipçisi tam olarak anlayamasa bile bunu hisseder. Tarif edemediği bir noksanlık olduğunu hisseder. İçine sinmez. O tablonun önünde fazla duramaz. Geçer gider önünden.

-İyi bir tablo seyredeni daha mı çok meşgul eder yani?

Kesinlikle öyle. Kendisine nazar edeni içindeki ayrıntılara dâvet eder. Onu bir yolculuğa çıkarır âdeta. Tanışır. Kendisine şahit kılar. O kişi sanki bir sokakta ya da müzede dolaşır gibi resmin ayrıntılarına dalar. Hatta zaman zaman tekrar aynı noktaya döner ve yeniden bir yolculuğa çıkar. Emek verilen bir çalışmanın önünden öyle kolayca savuşup gidemezsiniz. Sizi etkisi altına alır bir nevi büyüler.

-Siz çizerler de eseriniz bittiğinde karşısına geçip uzunca bakmanızın sebebi bu mudur?

Evet, bizim içinde geçerlidir aynı şey. Tamamlandıktan sonra bizi de davet eder. İlk defa karşılaşıyor veya tanışıyor gibi onunla incelikli bir seyahate çıkarız. Bu muhteşem bir hâldir, harika bir duygudur. Tablonun önündeki bu seyir hâli bir defaya mahsus değildir ayrıca. Zaman zaman bizi yeniden kendisine çağıran çizimlerimiz vardır. Ve biz bu bir nevi içsel seyahatten hiç sıkılmayız.

-Bir ritüeliniz var mı?

Var, evet. Atölyeme geldiğim vakit elime bir iş almadan bu seramoniyi yaşarım. Kiminde kısa kiminde uzun sürmüş olsa bile bu hep tekrarlanır. Yeniden onlarla hasbihal eder, dolar sonra çalışmaya başlarım.

-Sanki onlar bir nesne değil canlı gibi bir davranış sanırım yapılan?

Evet, öyle. Onlarında artık bir kimliği vardır. Onları sadece kağıt veya beze kondurulmuş renkler olarak göremezsiniz. Kimliklerini, varlıklarını tanımalısınız. Temasınız bu şekilde olmalıdır. Aksi olursa kendilerini size açmazlar zaten.

-Ne demek bu?

Her defasında seyre dalabilmeniz zaten bu demek değil mi? Onların size söyledikleri yeni şeyleri duymak anlamına gelmiyor mu? Evet, geliyor. Yaşanan tam da budur.

– Ressamlar için bir şehrin emanetçisi veya tarihçisi diyebilir miyiz? 

Hepsi için diyemeyiz sanırım bunu. Yani aslında her ressam şehir izlemiyor. Çoğunluğu kendi bilinçaltıyla meşgul. Bu nedenle tüm ressamlar için söylememiz mümkün olmaz. Ama şehri keşfetmeyi denerse gerçekten şehri sanatsal bir şekilde kayda geçirebilir. İşte o vakit bu o ressam için söylenebilir. Bu bakımdan genelleme yapamayız.

– Sokakta gördüklerinizi çizdiğiniz defterler var. Neden defter?

Çünkü anlık akisleri en iyi deftere yansıtabiliyorsunuz.

-Bir nevi kalemle fotoğraflamak diyebilir miyiz o halde?

Denilebilir tabi.

– Sizden başka defter çizimi yapan sanatçılar var mı?

Elbette var.

-Sizin özellikle bu alanda takip ettikleriniz var anladığım kadarıyla…

Evet. Ben eski ressamlardan merhum Süheyl Ünver ve Hoca Ali Rıza’yı özel olarak takip ediyorum. Onları kendime rehber olarak alıyorum.

– Kaç defter oldu?

Tam saymadım daha doğrusu bende sayısını unuttum ama galiba 50 civarında oldu.

-Onlar hakkında ne hissediyorsunuz?

Onlar benim hazinelerim. Sır kâtiplerim. Değerlilerim. Tarihim.

– Biraz geriye dönmek istiyorum. Çizime başlamadan çizeceğiniz nesne ile sohbet eder misiniz?

Çizimin kendisi sohbetin ta kendisi zaten. Ben kağıda tüm duygumu, muhayyilemi ve sanatımı deşifre ediyorum. Bir bakıma kendimi deşifre ediyorum da diyebilirim. İzleyici ise kendi algısı nispetinde bir daha kendince anlıyor yansıyanı.

-Sizin vermek istediğiniz ile izleyicinin kendinde oluşturduğu duygu farklı da olabilir mi peki?

Tabi olabilir. Bu o kişinin sanata, resme, çizilen tekniğe yakınlığı ile orantılıdır. Ayrıca o sırada bulunduğu halet-i ruhiye ile de yakından alakalıdır. Kendi psikolojisi ile yakından ilgilidir. O gün yaşadığı muhteşem bir sevinç eşlik ediyorsa farklı yorumlayabilir, aldığı sarsıcı bir haberin etkisindeyse daha farklı olabilir. Yani yorumlar birbirinden farklı olabilir. Bu da çok normaldir.

-Eser sizden çıktıktan sonra çağrışımlarına engel olamazsınız o halde?

Hayır, olamayız. Olmamalıyız ayrıca. Sanat çoklu yorumlara açıktır çünkü.

– Bazı mekânlar sizi çağırır mı, beni çizer misiniz der mi?

Evet, yapar bunu. Yaşanmışlık, görüntünün içinde  gizlidir. Mekân görsel dille konuşur çoğu vakit benimle. Ben de gözlerimle dinlerim, kalemimle ve fırçamla konuşurum.

– Zevk-i selîm ile çizimin nasıl bir ortaklığı var? 

Zevk i selimin bir sürü ürünü olabilir. Zevk-i selim bir hâldir. Hangi nesneden çıksa seyirciyi müspet olarak inşa eder.

– Çizimde kullandığınız malzemeler neler?

Sokakta çoğunlukla suluboya ve küçük bir eskiz defteri kullanıyorum.

– Resimler için formlar, dönemler var. Ustalar var. Esinlenmeler var. Bunlardan sonra sanatçının kendi sesini, çizgisini bulması nasıl oluyor?

Kendi serüvenini anlamadan kendi çizgisini kimse bulamaz. Farkındalık bunun için önemli. Kendilik bilinci de diyebileceğimiz bu yolculuk kaçınılmazdır.

– Bir çizerin sanatında besin kaynakları nelerdir?

Bu sorunuza elbette pek çok yönden cevap verilebilir. Ben yine kestirme bir cevapla yetineceğim. Mensubu bulunduğu kültürün imgeleri.

– Ressam aslında kendini çizer diyebilir miyiz?

Evet, katılıyorum. Kendini izler ve çizer.

– Sevdiğiniz renkler var mı özellikle, asla vazgeçmediğiniz?

Turuncu ve turkuaz.

– Usta çırak ilişkisi sizin meslekte nereye oturuyor?

Çok önemli bir yere oturur. Usta çırak direk bütün sanatların can damarıdır. Çünkü sanat öğrenmek hâl ve tavır öğrenmektir. Aksi halde sadece teknik öğrenmiş olursunuz ki, bu yeterli değildir.

– Çizdiklerinizi alıcıya nasıl sunuyorsunuz?

Ben bir kısmını kendi instagram sayfamdan sunuyorum bir kısmını da atölyemde paylaşıyorum taliplisiyle. Ayrıca nasibi olan bir şekilde buluyor zaten.

-Siz eserinizi satmak değil de sahiplendirmek gibi mi yaklaşıyorsunuz konuya?

Evet. Elbette maddi bir değeri oluyor ama bizim için işin esası bu değildir. Sahiplendirmektir. Emanet edebileceğimiz kişi bulmamız önem arz eder. Kıymet bilene ancak teslim etmek isteriz.

– Kurslarınız oluyor mu?

Evet

KUTU İÇİNDE

RESSAM FARUK ERÇETİN KİMDİR?

1989 yılında Balıkesir’de dünyaya geldi. Ailesinin işlettiği küçük tuhafiye dükkânı renklerle tanıştığı ilk mekân oldu. İlköğretimi ve liseyi Balıkesir’de okudu. Çocuklukta  keşfettiği resim yeteneği hayatı boyunca peşini hiç bırakmadı,  öyle ki lisans eğitimini  İstanbul Üniversitesi Maliye bölümünde aldığı halde bir yandan çizmeye devam ediyordu.

 Hayatının en önemli dönüm noktalarından birisi İstanbul’da  ressam Cemal Toy’la tanışmak oldu ve tanıştığı tarihten itibaren ilişkisini hiç koparmadı. İlk ciddi resim eğitimini Cemal Toy ile  2010 yılında aldı. Hocasının kendisine gösterdiği istikamet çerçevesinde, Süheyl Ünver ve Hoca Ali Rıza yaklaşımlarıyla İstanbul’da en detay sokaklara en ücra köşelere girdi ve çizdi.

 İkinci resim hocası sokaklar oldu. Bu süre zarfında yaşadığı ikinci büyük açılım ise  Marmara Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları alanında yüksek lisansını tamamlaması oldu. Tezini Süheyl Ünver’in Eyüp defterlerinde şehir dokusu üstüne yaptı.  Bu süre zarfında yüzlerce yılda, çeşitli evrelerde gelişim göstermiş olan Türk kültürüne ve imgelerine saygısı ve merakı arttı.  

 İstanbul’un yok olmaya yüz tutmuş arka sokaklarını gezdi ve çizdi. Tıpkı Süheyl Ünver gibi onlarca defter tuttu. Bu süre zarfında çeşitli sosyal sorumluluk projeleriyle birçok şehre ve ülkeye gitme fırsatı buldu. Gittiği her şehirde suluboyasını ve defterini yanından eksik etmedi. Şehirlerle resim yaparak  sohbet  edebildiğini fark etti. Yeri geldikçe çizime meraklı üniversite öğrencileriyle sokaklar hakkında tecrübelerini paylaşmaktan çekinmedi.  Resme ve çizime âşık olduğu için hiçbir zaman başka meslek düşünmedi. Halen çok sevdiği İstanbul sokaklarında gezip zamanın izlerini kayda geçmekte ve birikimlerini resmin çeşitli teknikleriyle üretime dönüştürmektedir.

24.08.2022

https://www.istiklal.com.tr/haber/sehrin-emanetcisi-bir-ressam-faruk-ercetin/708288

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.