Türkiye Azerbaycan Arasında Gönüllü Kültür Elçisi: Kemale Umudova

Bazı insanlar vardır arı gibidir. Binbir çiçeği dolaşarak insanlara şifa olan balı üretmek için uğraşır, didinirler.

Şikâyet etmezler. Büyük imkânlar arama peşinde olmazlar.

Başkalarının gözüne girmek, onlardan iltifat almak, şöhret olmak gibi manevi belalardan uzak dururlar.

Gönüllerinde sürekli aşkın ateşi yanar. Muhabbetin doyumsuz kazanı kaynar.

Iyiliğin gözden ırak mütevazı elçileridirler.

Bu kişiler adanmış kişilerdir.

Kendilerini yapmak istedikleri ülküye vakfederler. Sadece buna odaklı yaşarlar.

İşte bu mümtaz kişilerden birisi de Doç. Dr. Kemale Umudova’dır.

Dostoyevski üzerinde çalışan ve Türkiye Azerbaycan arasında önemli çalışmalara imza atan bu kıymetli hocayı bugün siz değerli istiklal Gazetesi okuyucularıyla buluşturmak istedik.

UĞUR CANBOLAT

___

Merhaba Hocam. Siz Dostoveyski çalışıyorsunuz. Neden Dostoyevski peki?  

-Dostoyevski isminin karşısındaki “Rus” kelimesi var. Onun nerede yaşadığının ve nerede toprağa verildiğinin bir göstergesi sadece bu. O, cihanşümul yazardır. Onun eserleri, ideaları tüm insanlar içindir. Tanrı ve İblis arasında doğru bir yol arar. Bu yolda kendini bulma mekanizmlarını bedii yani güzel bir şekilde ortaya koyar. Alt yapısı olan, feci roman üzerinden anlatır, açıklar. Yani çok benzersiz bir üstattır.  Bu sebeple onun üzerinde çalışıyorum.

Onun metinlerinin başkalarından farkı nedir?

-Metinleri ve obrazları ilginçtir. Anlattığı olayların garipliği dikkat çekicidir. Bunların hepsi ilk bakışta zor görünüyor elbette. Ama insan ve evren hakkındaki tüm hakikatlerin, doğru bilgilerin peşindedir. Reel dünyada neler yaşandığını bilir. Kutsallığın varlığına inanır. Hz.İsa’nın uğrunda  yaşadığı ve öldüğü İlahi aşka dikkat çeker. Yeryüzünde cennetin var olmasına, yaşanabileceğine inancı tamdır. Tüm bunlar Dostoyevski’yi 21 ci yüz yıla “canlı” taşıyan nesnelerdir. Konular onda bitmez tükenmezdir.

Türkiye’de Dostoyevski’nin eserleri geniş kitle tarafından tanınIyor. Okurun onun eserlerine duyduğu ilgi gözardı edilmeyecek yoğunlukda. 

– Evet, bunu biliyorum. Dostoyevski’nin eserlerinin Türkiye’de 20ci yüz yılın öncesine dayanan çok zengin bir çeviri tarihi var. Tercümanları ve biliim araştırmaları ile ilgilenme imkânım oldu. Yani böyle bir ihtiyaç durumu söz konusu.  

Kimlerle iletişim halindesiniz?

-Son yıllarda Prof. Birsen Karaca, Prof. Türkan Olcay, Sabri Gürses, Uğur Büke gibi akademisyen ve tercümanlarla tanıştım. Daha doğrusu Türkiye’de Dostoyevski’nin doğumunun 200. Yıldönümü Anısına yapılan iki büyük projeye katıldım. Dolayısıyla bu bilgileri ve ilişkileri genişletmeme vesile oldu. Ankara Üniversitesinden Prof. Biren Karaca’nın teklifi ile Hece Dergisinin (Kendisinin de editörlüğünü  yaptığı)  1231 sayfalık iki kitaptan oluşan özel Dostoyevski sayısında (2022, Ocak) “İnsancıklar” romanına hasr ettiğim makalem yayınlandı. Ardından Kars Kafkas Üniveresitesinde yine 200. Yıldönümü kapsamında  “Dostoyevski’nin Ulusal Kültürlerdeki Mİrası”  adlı Uluslararası Sempoziuma katıldım. Kars Kafkas Üniversitesi tarafından düzenlenen bu muhteşem sempozyumu duyan ünlü Dostoyevski  araştırmaçısı Prof. T. Kasatkina  makale yazmamı istedi. Sempozyumdan hemen sonra çok yoğun ve yorgun olmama rağmen kısa sürede makaleyi yazdım.  Makale Rusya Bilimler Akademisi Edebiyat Enstitüsünün  “Dostoyevski ve Dünya Edebiyyatı (“Dostoyevski I mirovaya kultura”) filoloji- bilim dergisinde yayımlandı ve büyük ilgi ile karşılandı. Bakü Slav Üniversitesinde uzun yıllar birlikte çalıştığımız arkadaşım, Kars Kafkas Üniversitesinde görev yapan, Slav Dilleri ve Edebiyatları Bölüm Başkanı Prof. Firenqiz Paşayeva Yunus’un eskiden bir Dostoyevski sevgisi  vardı, onun da  etkisinden  doğan ve  beklentilerimizin ötesinde bir bilim şöleni oldu.

Hangi dillerde konuşuldu Dostoyevski,  söylediginiz gibi farklı ülkelerin bilim adamları katılmıştı anladığım kadarıyla…

-Evet, 16 ülkeden 100 kadar katılımcı vardı. Türk, Rus, Azerbaycan, Alman, İngiliz dillerinde sunumlar yapıldı. Büyük gururla altını çizmek istediğim konu aslında şu:  Değerli Türk hikâye yazarı, üstat Şerif Aydemir ve Dostoyevski yaratıcılığı ve sanatçı kişiliği,  kimliği arasında ortak noktalar bulmuştum yıllar önce. Onun “Kırcıl Palto“ hikâyesi  epiqrafı ile dikkatimi çekmişti. Güzel bir hikâyeci bulduğuma sempozyuma hazırlandığım dönemde bir daha emin oldum.

Bu ne sağladı?

-Aslında Dostoyevski beni Türkiye’ye, Türk yazarlarına, sizlere bağladı. İrfan ruhundan, Anadolu kültüründen, sözünden-sazından doğan insan ve evren aşkı ile  daha yakından tanıştırdı. Bunu söylemeden geçemem.  “Edebiyatlararası Diyaloglar: Şerif Aydemir ve Dostoyevski” başlıklı yirmi sayfadan oluşan  bölümde  farklı coğrafyalarda, farklı zamanlarda yaşayan ve yazan iki yazarın eserlerinin  genel konusunu ele almaya çalıştım. Onların arasında benzer ve mukayeseli makamları bulmaya çalıştım.  Çok mutluyum bundan dolayı.  Size daha bir güzel haber verebilirim. Yakın zamanlarda Moskova’da geçirilecek “Kitap İçinde Kitap” konulu Uluslararsı online bir sempozyuma katılacağım.

Konu yine Dostoyevski mi?

-Hayır, konu yine Şerif Aydemir ve Dostoyevski.  “Mendilim Sende Kalsın” hikâyesinde “Karamazov Kardeşler” romanı ile ilgili iki kahraman arasında geçen kısa konuşma ve bu konuşmanın arkasında nelerin olduğunu yani bir kitapta başka kitabın söz konusu olmasının nedenini, bunun arka planını  günyüzüne çıkarmak istiyorum.

Sanırım bu ilginç bir durum…

-Evet, bu çok nadir bir edebi olaydır.  Dostoyevski’nin en sevimli kahramanı Alyoşa Karamazov’un  karakteri Türk genci için örnektir. Bu edebi kanıt bir Türk yazarının dünya kültürünün ayrılmaz parçası olması bakımından çok mühim.  Bu konuları anlatmak benim bir Türk aydını olarak vazifem diye düşünüyorum.

İlginc olan şu ki, farklı görünen dünyalarda ortak değerleri, bağları nasıl buldunuz? Hangi bakış açısı ile hangi tamel noktadan ve nereye bakmak lazım?

-İnsanı ruhani, manevi bir varlık olarak görmek gerekir. Ona başka âlemlerden bakmak ve onun yerini orada belirlemek lazım. İnsanı yaratıcı ve daim kamilleşen, kendini küçümseyen yani kibre girmeyen, bencilliğinden vaz geçen, onu saran olayları, kabuğunu kırarak özgür kılan aşka, Allah’a, güzellige koşan, gönül köprüleri üzerinden yürüyen insan olarak kabul etmek gerekir. Her iki yazarın eserlerinde bu insanlardan bahsediliyor. Mustafa, Figen, Fırat, Aişe, Nazlı hepsi yeryüzünde farklı boyutlarda Allah’ın yüzü olmağa çaba gösteriyolar.  O’nun emirlerine uymaya çalışıyorlar.

Nasıl oluyor bu?

-Tüm azapları, yaşadıkları şüpheleri ve umutları ile insan olmanın hududlarını gösteriyolar. Allah’ın bize çizdiği hududu sonsuz aşktır, değil mi? İnsanda oraya koşmalıdır tüm hayatı boyunca, Gec ya da tez,  başka yolu yok yaşamanın. 

Bunu bir amaç olarak mı görüyorsunuz?

-Elbette. Bu herkesin tek bir yaşam amacı  olursa,  dünya cennet olmaz mı? İnsanda insanı aramak önemli. Onun ilahi, ruhani  bir varlık olduğu bilgisini bedii şekilde açıklamak mühim. Söz konusu olan her iki yazarın sanatının temel prensibi bu. Farklı dinlerin, halkların, kültürlerin, ananelerin yakınlığını gösteriyor. Her iki yazarın milli, dini mensubiyeti cahanşümul, umum beşeri sorunların halledilmesine yönelmişlerdir. Fark etmez biri romancıdır, diğeri hikâye yazıyor.

Türkiye Azerbaycan edebi ilişkilerinin yürütülmesinde katkılarda bulunuyosunuz. Zaman zaman Türkiyeli şairlerin şiirlerini  Azerbaycan’da yayınlıyorsunuz. Hem de Azerbaycan şiirlerinin Türk basınında yayınlanması teşebbüslerinizi görüyorum sosyal medya paylaşımlarınızdan.  Bu ihtiyaç neden doğdu?      

-Aslında bu çok tabii bir durum. Dilimiz, dinimiz, tamel  halk kültürü  ve tarihimiz o kadar iç içe ve yakın ki, iki ülkenin insanlarının birbirine sevgisi, sayqısı sonsuz. Biz hem de Karabağ topraklarını Ermeni işgalinden kurtaran ve bu çabayı sonuna kadar yürütmekte azimli aynı gücüz. Bir milletiz iki ayrı devlet olsak bile. 

Peki, bu ilgi alaka nasıl başladı?

-Her şeyin sizinle başladığını söylemeliyim…  Benim Türk dilinde okuduğum ilk yazı ve ilk kitap sizin “Hikâyeler Hep Yarım” kitabınız oldu. Bu kitap beni çok etkiledi. Annemi yeni kaybetmiştim. Benim de hikâyem, annemin de bazı hikâyeleri yarım kaldı bu dünyada. O kitabı okuyup sayfalarına notlar aldım. Hatırlıyor musunuz? Fotoğrafını çekip size yollamıştım.  Sonra da büyük bir yazı yazdım, benim için çok şey ifade eden bir yazı: “Aşk sevdiğin işin biraz da susmak demek”. Onu Azerbaycan Yazarlar Bilrligi’nin Ulduz Dergisi yayımladı. Sizden sonra başka müelliflerin de şiirlerinin Azerbaycan basınında yayımlanmasına vesile oldum. Bu yolları siz açtınız deyebilirim. Şerif Aydemir’in “Kırçıl Palto”sunu okudukdan sonra ne kadar büyük bir mezmun, mana taşıdığını Azerbaycan okurlarına sunmak istedim.     “Qoqoldan Şerif Aydemirin “Kırçıl Palto”suna kadar” adlı büyük bir yazı yayımladım “Azerbaycan” dergisinde. Mesela Ziya Karatekin’in şiirlerini çok sevdim, kendisi iyi bir şair ve yazar. Onun da şiirlerini Ulduz dergisi okurlarına takdim etti. Kendisi Azerbaycan’ın ünlü modern şairi, Karabağlı, Kulu Ağses’in şiirlerini Türkiye Türkçesinde   doğru, adekvat seslenmesi için  büyük çaba sarf etti. ” Virüs” ve “Yaşam Sanat” dergilerinde yayımlanmış Ağses  şiirlerinin Türk okuruna  hem de Ziya Beyin katkıları ile sunuldu deyebilirim.

Hocam çok teşekkür ediyorum ilginiz ve güzel düşünceleriniz için. Devam edecek olursak buradan hareketle edebi, kültürel ilişkilerde önemli olan nelerdir?

– Benim için Türk toplumları olarak birbirimizden haberdar olmamız, birbirimizi takip etme imkânına sahip olmamız mühim. Bu yolda imkânlar ölçüsünde hepimize iş düşüyor. Ben bu açıdan bakıyorum hadiseye. Kültürel alanda yoğun çalışmak lazım olduğunu düşünüyorum. Kalıcı olan sözdür, kitaptır, kültür mübadelesidir. Kalpleri, zihinleri bir amaç üzerinde birleştiren konuları ele almak, kültürel ilişkilerin genişlemesi için ortak projeler yapmak yeni ufuklara yol açıyor.

Bizim ilişkimizde az evvel ifade ettiğiniz gibi zaten böyle başlamıştı hocam.

-Evet. Bakın yıllar önce sizin bir kaç hikâyenizi Rus diline çevirdim: “Dut Ağacı”, “Kasıım Efendi” yazılarıydı bunlar ve başkaları da vardı. Azerbaycan’da dergi ve qazetelerde yayımlandı. Bu yakınlarda Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin Rus dillinde neşriyat yapan  “Mir Literaturı”  gazetesi, “Dut Ağacı” hikâyesini yeniden yayımladı ve isminizi  manşete çıkarmışlardı.

Nasıl oldu bu?

-Bu gazetenin kendi seçimi. Ve çok güzel şerhler yani yorumlar geldi okurlardan. Azervaycan’da Rus eğitimi almış büyük bir kesim var. Onların Türk yazarlarını Rus dlinde okuması ve sevmesi beni mutlu ediyor.

Bu mutluluğun muhakkak başka temel sebepleri de olmalı…

-Var tabii. Manevi dünyamıza hitap eden, insanı bulunduğu tenhalıkdan, unutulmak korkusu vs. depresif durumlardan halas eden yazılar, öyküler yazıyorsunuz. İnsanın tüm ruh halini görüyor, biliyorsunuz. Ona gizlenenlerden haber vererek kişilere kendilerini tanıtıyor olmak büyük ve zor bir vazife. Çocuk yazarı Andersen hayatının tüm zorkularına, yalnızlığına, hastalığına, uğursuz, cevapsız sevgiler yaşamasına rağmen masallarında  sevgiyi, aşkı, imanı, umudu, insanlığı, yardımı, başkasına hizmeti aşılıyor, anlatıyor. Kimsesiz insanların psikoterapisi için onun masalları çok önem taşıyor.  Yüzyıllardan geçip  değerini koruyan kültür, edebiyat, sanat simgelerinin  derinliğinde insan ve evrenin ebedi güzelligi bulunuyor ki,  bu güzelliği insan kendisi bile mahfedemez. Türk Edebiyatının tasavvuf yönünü çok seviyorum.  Bir de güzel Türk romanları ve modern Türk şiiri var. Hepsinin durmadan dünyaya açılmaya ihtiyacı var ve dünyanın da buna ihtiyacı var.

Türkiye’ye geldiniz mi hiç?

– Ben ilk defa Türkiye’ye 2014 yılında geldim. Üsküdar Üniversitesinde sosyoloji hocası ve bölüm başkanı olan Prof.Dr. Ebülfez  Süleymanlı’nın dâveti ile  Ankara’da düzenlenen  “İpek Yolu’nun Yükselişi ve Türk Dünyası” bilgi şölenine katıldım.  “Azerbaycan-Türkiye Kültürel İlişkilerin Gelişmesinde Kitap ve Basının Rolü” adlı bir konuşma ile katıldım. Türkiye’yi ve sizleri bana tanıtan kişi değerli Ebulfez Bey oldu. İlk olarak sizin kitabınızı Bakü’ye o getirdi ve bana hediye etti. O zaman kültürel projeler anlamında ilişkilerimiz bu kadar yakın ve geniş değildi. Perspektif olarak altını cizdiğim bir çok konular vardı ve artık bunlar çoktan hayata geçti. Ama yapılması gereken güzel çalışmaların, ilişkilerin hâlâ daha bizleri beklediğini de biliyorum.  İki kere Nevşehir’de oldum. Güzel bir yer. Müzelerini gezdim, sanat tarihi, sanatçıları ile zengin bir taassurat iz burakdı hafızamda. 2018 yılında Hacı Bektaşi Veli Üniversitesi ve Kapadokya Üniversitelerinin organize ettiği  uluslararası sempoziuma  katıldım. Orda da Azerbaycan’ı seven, dilini, tarihini öğrenen güzel bilim adamları, yüksek lisans öğrencileri ile tanış oldum.  Öğrencilerden biri daha sonra tez savunması öncesi “Aşk sevdiğin için biraz da susmak demek” adlı makalemi  Türkceye çevirip Türkiye’de dergide  yayımladı. Seçimi kendisi yaptı, konuyu çok beğenmişti. Türk öğrencileri çok çalışkan, zekidirler. Sunum yaptığım salondan  çıktıkdan sonra da  dışarıda, fuayede Tolstoy’un “Dirilme” romanında insanın  ihlası” konusunda yeni bir  sunum yaptım. Ayakta kıpırdamadan dinliyolardı kız öğrenciler. Vakti sordum, bir saattir Hocam dediler.  Hiçbir zaman unutmuyorum bunu ve Bakü’de öğrencilerime bu sahneyi örnek olarak hatırlattığım zamanlar oluyor.

DOÇ. DR. KEMALE UMUDOVA KİMDİR?

Doç.DR . Kemale Umudova, Bakü Slav Universitesi Rus Edebiyatı  Tarihi Bölümünde öğretim üyesi.  Klasik Rus Edebiyatı Uzmanı.

Dostoyevski yaratıcılığının korunması ve tanınması  ile ilgili  uzun yıllardır yaptığı konuşmalar, konferanslar ve röportajlardan  dolayı  2021 yılında  Rusya Kültür Bakanlığı’nın “Dahi Rus Yazarı F.M . Dostoyevski 1821-2021” adlı jubiley medalyası ile taltif olundu.

04.10.2023

https://www.istiklal.com.tr/haber/turkiye-azerbaycan-arasinda-gonullu-kultur-elcisi-kemale-umudova/794490

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir