ŞULE VERELİM


KÜSMÜŞTÜM. Kime küstüğümü soranlara kendime olduğunu söylüyordum. Doğrusu da buydu.

İçime çekilmiştim. Kendimi kendimle örtmüştüm.

Orada burada avare dolaşıp duruyordum. Maviler vardı üzerimde beni yakından tanıyan bir dostumla karşılaştım. Hep hüzünlü mü olur maviler dedi. Evet diye cevapladım. Yalnız fazlası var sende dedi. Nedir o dedim, küskünlük diye cevapladı.

Sevmezdim aslında küskünlüğü. Bana küsülmesinden hiç hoşlanmıyordum. Ama gelin görün ki bir tezatlar ülkesi insanı gibi kendim başkalarına küsebiliyordum. Bunu keşfetmişti. Gözlemlerini sıraladı kaçacak bir yer bırakmadı bana. Yine de bir kaçış denemesi yapmaktan kendimi alamayarak küskün değil kırgınım dedim.

Bir hayat dersi aldım dostumdan. Küsmek ve kırılmak ikiz kardeştir dedi, ayırmak güçtür biri birinden. Çok benzerler. Yine yakalandım yani. Devam etti anlatmaya.

Aslında küskünlük ve kırgınlık içeride kibrin bitirilemediğinin işaretidir. Beklentisi olanlarda görülür. Ego yaralanmasının bir sonucudur. Mutlak ihlasa ulaşamayanlar bununla yaralı olurlar.

Dostuma göre ben bir içtenlik, ihlas yaralısıyım. Burayı güçlendirdiğimde küsme ve kırılmalarım kalmazmış.

Nasıl olacak bu dedim. Şule vererek yapabilirsin dedi. Yine tam kavrayamadım. Anladı bakışlarımdan.

Ateşi harlamalısın. Sevgiyi coşturmak gerek. Bakışını yani bilincini ancak böyle değiştirebilirsin.

Yıllardır dilimden düşürmediğim Seyyid Nesimi’nin “Gel gel yanalım ateş-i aşka / Şule verelim ateş-i aşka” dizelerine işaret ediyordu. Güzel bir açılım oldu.

İyi bir dersti yaşadığım.

30.04.2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir