HAL DİLİ TERCÜME İSTEMEZ

UTANGAÇTI, sıkılgan davranırdı. Söylemek istediğini ölçer, biçer ardından söylerdi.

Bundan mustaripti aslını sorarsanız.

Bir meselede fikri sorulacak olsa “mücrim” gibi titrerdi.

Epeyce kendisiyle mücadele ettiyse de sonunda vazgeçti ve “Böyle gelmişiz böyle gideriz” demişti.

Benim gibi geveze birisi açısından kolay kabul edilebilir bir husus değildi tabi.

Ama herkes orijinal, herkes biricikti.

Bu hal ona yakışıyordu da üstelik.

Birlikte bir muhabbet meclisine yolumuz düşmüştü. Alı al, moru mor olmuştu yine.

Sözün yumağını elinde tutan güngörmüş kişi durumu fark etti.

Sözün edebini kuşanmış olduğundan hiç incitmedi.

“Lisan-ı hal tercüme istemez. Sözü yormamak gerek” dedi.

Arkadaşımın nasıl rahatladığını anlatamam size. Derin bir nefes almış gibiydi. Yüzüne renk geldi.

Sözün edebini bilenlerin tavırları da buna göre oluyor.

Bizler daha çok kelam sarf etmeyi anlatımın başarısı gibi görürken onlar bu fikre katılmazlar.

Sözün tesiri çokluğundan değildir.

Muhatabına edepler söylenmiş olmasındandır.

Mahremiyetin eşiğinde durmayı bilmekten kaynaklanır.

O gün defterime değil sadece gönlüme de not düştüğüm son cümle şu olmuştu:

“Sözün değerini bilenler aynı zamanda sükûtun da kıymetini bilenlerdir.”

Bizler çoğu defa ne yazık ki; ne sözün ne de sükûtun değerini bilemiyoruz.

Yerinde susmak, vakti geldiğinde gerektiği kadarını söylemek meğer ne kadar mühimmiş.

Bilenlerden oluruz inşallah.

01.10.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.